1 Temmuz 2026 Çarşamba

I got you!

Bir süre önce İskoçya’da bir depoda sipariş toplayıcı olarak çalışan Portekiz göçmeni bir kadının birkaç gününü gösteren bir film izledim. Kadının yaptığı iş hem fiziksel olarak yorucu hem de sosyal olarak izole edici. Bu vesileyle büyük depoları olan küresel e-ticaret pazaryerlerindeki sistemin işleyişini de öğrenmiş oldum. Ürünler çeşitlerine göre belirli yerlere konulmuyor; zaman ve enerji verimliliği sağlamak için, etiketlendirilmiş bir şekilde dağınık yerleştiriliyor. Böylece bir müşterinin siparişindeki ürünleri en kısa rotayla toplayabilmesi için görevlinin cihazına bir güzergâh çiziliyor ve görevli de o rotayı izleyerek ürünleri topluyor. Görevli belirli bir süre hareketsiz kalırsa cihazı ötüyor, çalışan verimliliği de bu cihaz sayesinde takip ediliyor. Görevin kendisi hem monoton hem de fiziksel olarak yorucu. Günde binlerce adım atmayı gerektiren bir iş. Siparişimizin arkasında böyle insanlar çalışıyor aslında. Biz onların hayatından, onlar bizimkinden bihaber. 

Paylaşımlı bir evde tanımadığı farklı kökenlerden göçmen kişilerle kalıyor. Birlikte yemek yediği, işe arabayla birlikte gittiği Portekizli bir arkadaşı var, kendinden birkaç yaş büyük. Araba benzinini ortak ödüyorlar. Filmin temelde iki teması var: Ekonomik zorluk ve yalnızlık. Parasının ay sonuna doğru çok azaldığı bir zamanda telefonu bozuluyor, telefonunu yaptırınca elektrik faturasını ödeyemiyor ve evdeyken elektrikler kesiliyor, ev arkadaşlarına karşı mahcup oluyor. Parası bittiği için yemek alamıyor, mutfakta oyalanıp ev arkadaşlarından birinin onu hazırladığı yemeğe davet etmesini bekliyor. Günlerini bu şekilde geçirirken ne ev ne iş arkadaşlarından birine durumunu anlatıp borç alamaması da ne kadar derin bir yalnızlık içinde olduğunu gösteriyor. Bu kadar maddi zorluk çekmesi mantıklı gelmedi ilk başta. Çünkü yaşam masraflarını bile karşılayamıyorsa İskoçya’da ne işi var, kendi ülkesinde de sürünebilir insan. Portekiz de aşırı fakir bir ülke değil neticede. Ancak belki ailesine para gönderiyordur veya bir sebeple borçları vardır diye düşündüm sonra. Ailesiyle kısa bir temas, onlara dair sorumluluklarının olması veya ailesinin çeşitli sebeplerle hayatında olmaması gösterilse hem maddi zorluk hem yalnızlık daha çarpıcı hissedilirdi. Bu haliyle karakter köksüz kalıyor. 

İş yerinde yüzlerce insanın yemekhanede bir arada yemek yiyip birbirlerine çok az duygusal dokunuşlarının olması, öyle ki içlerinden birinin hiç fark ettirmeden kendini öldürdüğünü öğrenmeleri bu çağın yalnızlığını yüzümüze vuruyor. Modern çağ ekonomik düzeninin ve çalışma hayatının insanı hem kendisine hem de çevresine nasıl yabancılaştırmış olduğunu ilmek ilmek örülmüş şekilde izliyoruz filmde. Telefonda bir şeyler kaydırmanın bizi dinlendiren ve yenileyen bir eğlenceden ne kadar uzak olduğunu ve çevremizle zaten zayıf olan bağlarımızı koparttığını da görüyoruz. İşe gitmek, temel ihtiyaçlarını karşılamak, çamaşır yıkamak (“I do the laundry”), çevredeki insanlarla kısa konuşmalar ve telefonda takılmak dışında yaptıkları pek bir şey yok. Yeni bir iş başvurusu için gittiği mülakatta, iş dışında neler yaptığı sorulduğunda verecek cevap bulamıyor ve orada hayatının bu yönüyle yüzleşip gözyaşlarına boğuluyor. Çıkışta bir parkta bayılması ile de filme ismini veren düşüşün son noktasını görüyoruz. Yaşlı bir görevli parkı kapatırken buluyor onu. Paltosunu üzerine örtüyor. Yardım etmesi için başka bir görevliyi çağırıyor. Uyanınca aniden kalkmasın diye onu tutuyor. O adama yaslanıyor, bir eliyle adamın kolunu sıkıca tutuyor. Bir süre sonra tamamen yabancı birisinde dinlenmeye çalıştığını fark edip parmakları tereddütle açılıyor. Tıpkı kaldığı paylaşımlı eve yeni taşınan ev arkadaşının arkadaş grubuyla gittiği mekanda bir süre onun omzuna başını koyduğundaki eğretilik gibi. Tıpkı iş mülakatından önce gittiği makyaj malzemeleri satan yerdeki kızla samimi görünen ancak sonu kızın kendisine ürünleri satmaya çalışmasıyla biten sohbeti gibi.

O, iş mülakatına giderken biz de yeni bir ihtimale dair ümitleniyoruz. Mülakat, gözyaşlarından sonra devam etmiyor, parktaki düşüşle kesiliyor. Ertesi gün tekrar iş başı. Fakat film her şeye rağmen ümitle bitiyor. İşyerindeki kesintiden ötürü çalışanlar serbest takılıyor. Ana karakter de voleybol oynayan bir gruba katılıyor. Film boyunca en çok gülümsediği anlar ile bitiyor film.  

Filmde beni etkileyen o kadar çok detay var ki. İşyerinde yeni tanıştığı kişinin kendini asarak intihar ettiğini öğrendikten sonra siparişlerde urgan olduğunda tereddüt etmesi, hatta bir keresinde etiketleri değiştirerek onun yerine bir yemek tarifi kitabını göndermesi… Bazı siparişlerimizin eksik veya yanlış gönderilmesi belki de ülkenin bir ucunda bizim için endişelenen birisinin bizi hiç tanımadan ve neye ihtiyacımız olduğunu bilmeden bize merhamet göstermeye çalışmasından kaynaklanıyor olabilir. Makyaj yapan kızın da aslında işinde kapana kısılmış gibi olduğunu fark etmesi ve bileklerindeki kendine zarar verme veya intihar girişimi izlerini görmesi… Birinin yarasını görüyoruz, çok derin ama görmemiş gibi yapıyoruz. 

Belki bu filmi bu kadar hissederek anlamam paylaşımlı ev hayatını tam da filmi izlerken bizzat yaşıyor olmamdan kaynaklandı. Aynı çatı altında aynı mekansal şartlarda yaşarken, aynı mutfakta yemek pişirirken, hatta öldüğümüzde bizi ilk bulan kişiler muhtemelen onlar olacakken nerdeyse birbirimizin isminden ötesini bilmeyişimiz çok çarpıcı, şaşırtıcı ancak tuhaf bir şekilde çok kolay kabul edilmiş bir düzen. Yıllarca bu şekilde yaşasa da çoğu kişinin bunu sürdürmesi muhtemelen geçici bir süreç olarak görmeleriyle ilgili. 


Filmde insanın insana tutunmaya, yaslanmaya duyduğu ihtiyacı görüyoruz. Kısa ve yüzeysel insani temaslar bile her ne kadar yetersiz olsa da hatta bazen yabancılıkla ve yalnızlıkla yüzleştirse de, devam etmemizi mümkün kılıyor. Birisi yemeğini paylaşıyor, birisi görev amaçlı da olsa bize yakışan rengi bulmaya çalışıyor, birisi düştüğümüzde yardım çağırıyor. Yine bir insana tutunuyoruz. 

Bazen insanlar içlerinde şu cümleyle geçiyor yanımızdan, bunu söylediklerinin farkında olarak veya olmayarak: “Düşecek gibiyim, biraz sana tutunabilir miyim? Güç toplamak için biraz yaslanabilir miyim omzuna, gülümsemene, nezaketine veya kelimelerine?” Onlar bu ihtiyaçlarının bilincinde olmasalar da belki biz fark edebiliriz. Birbirimizin arkasını kollayabilir; telefonlarımızdan başımızı kaldırıp düşecek gibi duranlara bir el, omuz uzatabiliriz. Ama kendi içimize de dönüp bakmamız gerekiyor: Düşecek gibi miyim, nereye tutunabilirim? Belki biraz durmalıyım, ben güç toplamalıyım ki düşeni tutabileyim ve diyebileyim: 

-Buradayım, bana yaslanabilirsin. 

1 Temmuz '26

20 Haziran 2026 Cumartesi

yeterince değil.

İnsanların çoğunun yüzeyde iyi olduğuna inanıyorum ve bu güvende hissettiriyor. Böylece çoğu zaman sokakta rahat yürüyebiliyoruz. Yol sorduğumuzda insanlar tarif etmeye çalışır, bir eşyamızı düşürdüğümüzde gören birisi bize seslenir. Çoğu insan bizi dolandırmaz, bize saldırmaz. Ancak çok az insanın derinde iyi olmanın sorumluluğunu alabildiğini ve çabasını gösterebildiğini düşünüyorum. İnsanlar konforlarını pek kaçırmayacak ancak iyi bir insan olduklarını hissetmeye yetecek kadar iyiliği seve seve, güler yüzle sunabiliyor. Fakat her zamankinden biraz fazla bir zahmete girmek istemiyorlar. Canlarını sıkan bir gerçeği duymak istemiyorlar. Yükünüzü hafifletmek için yüklenmeye gönüllü değiller. Yükünüzü görmek için daha dikkatli bakmayı bile denemiyorlar, çünkü gözlerini kısmak, etrafı taramak ve bir süre kırpmamak canlarını yakıyor.  

Yakın zamanda izlediğim bir dizide koruyucu ailelerle büyümüş bir genç kız tecavüze uğradığını söylüyor. Ancak çok sağlıklı bir geçmişi de olmadığından zaten tuhaf olan bazı davranışlarından ötürü çevresinde aslında ona değer veren insanlar bile ona inanmakta zorlanıyor. Ve nihayetinde kız polislerin de psikolojik baskısı neticesinde duymak istedikleri şeyi söylüyor: yalan söylediğini. Sistem gereği düzenli gittiği psikologa durumu anlattığında, psikolog aslında iki kere saldırıya uğramışsın, hem sana saldıran kişi tarafından hem de polis tarafından diyor ve soruyor: "Bu durumdan çıkarabildiğin değerli bir şey var mı, bir daha haksızlığa uğradığın, yanlış anlaşıldığın veya sana güvenilmediği bir durumda sana yardımcı olabilecek bir şey var mı?". Kız bu soruyu şöyle cevaplıyor:

"Biliyorum eğer her şeye yeniden başlayabilseydim yalan söylemezdim demem gerekiyor. Ama gerçek şu ki daha erken yalan söylerdim. Kendim bir çaresine bakardım, tek başıma. İnsanlar sana ne kadar değer verdiğini söylese de vermiyorlar işte, yeterince vermiyorlar. Yani belki bunu istiyorlar veya deniyorlardır ama en sonunda başka şeyler daha önemli oluyor. Bir nevi güvenebileceğin insanlarla bile, eğer gerçek rahatsız ediciyse, eğer gerçek yerine oturmuyorsa sana inanmıyorlar. Sana gerçekten değer verseler bile yeterince vermiyorlar."

Bu bana çok çarpıcı geldi. Çoğu insan gerçekten en çok değer verdiğini düşündüklerine bile yeterince değer vermiyor. "Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar, evler, çocuklar, mezarlar çizerek dünyaya". Türlü emekle ektiğiniz suladığınız, özenle ve ümitle yeşertmeye çalıştığınız bahçenizden hoyrat adımlarıyla geçiveriyorlar, fideleriniz ezilmiş ne gam. Fark etmiyorlar, sizin bahçeniz olduğunu bile. Ama çoğu zaman niyetleri size zarar vermek değil. Hatta size değer verdiklerini söylüyorlar ve bu çoğu zaman yalan değil, değer veriyorlar. Fakat yeterince değil işte. Belki kimi zaman biz de yapıyoruz bunu. Birinin bahçesine girmişiz, dağıtmışız, incitmişiz, farkında değiliz. 

Bu aslında insan doğasının bir parçası, nefs en çok kendini seviyor. Terbiye edilmedikçe farklı kılıflar altında sahibine belli etmeden de olsa kendini öncelemeye devam ediyor. O yüzden sürekli ve sürekli, her geldiğimiz yol ayrımında dikkatle durup nefsimize zor gelen yolu seçmemiz gerekiyor. Bu bir mesaja daha uzun ancak daha nazik bir cevabı yazmak da olabilir, birisinin işini hızlandırmak da, canımızı sıkan birisinin yarasına bastırmamak için kendimizi tutmak da. Görmezden gelip geçmek yerine durmak ve sormak da veya merak dolu olsak da gereksiz, hatta rahatsız edici olabilecek bir soruyu sormamak da olabilir.

Dizinin sonunda birçok kadına tecavüz etmiş olan adam yakalanıyor, birilerinin cesareti ve çabasıyla. Kızın da mağdurlardan biri olduğu ve yalan söylemediği ortaya çıkıyor. İfadesini değiştirmek durumunda bırakıldığı için yüklü bir miktar para tazminatı alıyor. Ve kız bu dosyayla çalışan dedektifi teşekkür etmek için arıyor:  

"Hayatım boyunca insanların çoğunun temelde iyi olduğuna inanmak için gerçekten çok çabaladım, tanıdıklarım öyle olmadığında bile. Bu bana umut veriyordu. Sonra bu olay oldu ve dünyada gerçekten iyilik olduğuna inanmak benim için daha da zorlaştı. Sanırım tüm bu sürecin en zor kısmı buydu; ümitsiz hissederek uyanmak. 

Ama sonra, hiç beklenmedik bir anda, ülkenin diğer ucundaki iki kişinin beni kolladığını, işleri düzelttiğini öğreniyorum. Her şeyden çok, adamın hapse girmesinden, aldığım paradan çok, her şeyi tamamen değiştiren şey; sizin varlığınızı öğrenmekti. Ve artık sabahları uyanıyorum ve iyi şeylerin yaşandığını hayal edebiliyorum. Bunun sayenizde olduğunu bilmenizi istedim."

Birilerinin ümitsiz hissederek uyanmasına sebep olmak da birinin iyiliğe inanmasına vesile olmak da mümkün. Hem de bazen hiç farkında olmadan. Önce bakışımızı derinleştirelim. İnce fırçalarımızı çıkaralım, dokunuşumuzu yumuşatalım. Her zamankinden biraz daha değer verelim, biraz daha önemseyelim, biraz daha çabalayalım. Çünkü özen ve dikkatin olduğu yerde sevgi vardır. İçimizde sevgiyi artırdıkça da sevgiye değer oluruz, en çok da sevginin kaynağının sevgisine... 


-Niyetime ve duama, birilerinin iyiliğe daha çok inanarak, daha ümitli olarak uyanmasına vesile olan birisi olmayı, bunun için çabalamayı ekliyorum.

20 Haziran '26

12 Ocak 2026 Pazartesi

İşimiz bu, büyümek!

"Büyümek, benim yıllarımı alan bir süreç oldu; bu süreci otuzbir yaşımda tamamladım -ne kadar tamamlanabilirse; o yüzden de çok önemsiyorum. Çoğu genç de önemser. Ne de olsa esas işleri budur: Büyümek!"

Bu alıntıyla ilk karşılaştığımda 25 yaşındaydım. 31 yaşım ne kadar uzaktı. Büyümeyi tamamlamak için -herhalde yolun baya bir bölümünü de yürüdüğümü varsaydığımdan- epey zamanım var gibiydi. Meğer epey de yolum varmış.

Yirmibeş yaşımda büyümekle ilgili şöyle demişim: Büyümek için çok eskiden aldığın yaraları taşımak ve sürekli kaşımaktan vazgeçmen gerekiyor. Uzun bir yoldan geri dönüp başka bir yola sapmak bile değil. Uzun bir yoldan, onca yolu ve yılı yürümüş olmanın yorgunluğuyla, hatırlatan ve çağıran seslere rağmen geri dönüp nereye varacağını bilmediğin yeni bir yol kazmak...

Öyledir. Ama 32 yaşımda, hala, -ne kadar tamamlanabilirse kadar- tamamlayamadığım büyüme sürecinin çok daha fazlası olduğunu söyleyebilirim. Büyümek için sadece çok eskiden aldığın yaraları iyileştirmek yetmiyor. Bunu yapmaya çalışırken yeni darbeler almaya devam ediyoruz. Bu darbelerin bazıları dışarıdan bazıları içeriden geliyor.

Büyümek için, yaralarımızı iyileştirmeyi öğrenmek kadar,

yaralanmamayı -ne kadar mümkün olabilirse,

bizi yaralayan​ları veya yaralamaya çalışanları gücümüz olsa da yarala​mamayı,

çevremize ithamkar gözlerle bakmak yerine bakışımızı kendimize döndürüp yaralarımızın sorumluluğunu almayı,

başkalarının yaralarını fark edebilmeyi ve gücümüz yetiyorsa başkalarının yaralarına merhem olabilmeyi de öğrenmek gerekiyor.

25 Aralık '25

30 Ağustos 2025 Cumartesi

Erişemediğimiz dağlar

(I'm BACK in town çocuklar! Literally!) 

"yağmura, nisan'a ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim."

İbrahim Tenekeci'nin Düş ve Dua şiirinden bu dizeleri okudum geçenlerde. "Ve dağlar erişilmeyince acı verir" sözünü hatırladım. Öyledir. Fakat "Acı ne kadar derin oyarsa varlığımızı, o kadar neşe sığar içine" sözünü hatırlayalım ve acıyı da sahiplenelim. 

Erişemediğimiz dağlar sadece acı mı verir? Bir dağa gitmek istemiştim, düşünmüş, hayal etmiş, plan yapmış, çantamı hazırlamış, yola çıkmış, hatta belki biraz veya çokça tırmanmıştım. Hayal etmeyi, plan yapmayı, yola çıkmayı ve tırmanmayı tecrübe etmiştim, daha öncekilere benzer ama -her tecrübe birbirinden ayrı olduğundan- başka bir şekilde. 

Bir dağa uzaktan veya eteklerinden yukarı hayretle bakmıştım. Bir dağın heybeti hem büyüler hem ürpertir, Allah'ın güzelliğini ve kudretini hissettirir. Erişemesem de bir dağı görmek, hatırlamak, kenarından geçmek güzeldir. 

Veyahut bir dağ sanmışım. Tümsekmiş, veya daha büyük yanılmışım, çakıllıkmış, veya ah ne büyük yanılmışım dünyaya ters bakıyormuşum, çukurmuş. Çukur nedir, tümsek nedir, dağ nedir, yanıldığım yerden başka bir yönüyle daha iyi öğrendim. Ve artık biliyorum bir dağa erişememiş değilim, yanlış görmüşüm, acım hafifler. Bir derin nefes alır, bir dahakine gözlerimi iyice ovuştururum. 

Öyle ya da böyle, dünya engebeli bir arazidir. Dağlara rastlar, ulaşmak isteriz, tepesinden aşağıya bir bakmak yetecektir gibi gelir, çıktıktan sonra inmek gerektiği üzerine pek düşünmeyiz, veya çıkınca daha büyük bir dağ karşımıza çıkar ve artık orada durmak ve aşağı bakmak yetmemektedir. 

Hakikat ve hikmet dağı ise çıktıkça bitmez. Yükseldikçe daha çok şey görürüz. Aşağıdan uyumsuz görünen parçalar birleşir, alakasız görünen renkler, şekiller ahenklidir, ayrı gibi görünen bazı yollar aslında aynı yere akmaktadır. 

Topografik haritamız var mı, haritamız doğru mu veya biz doğru bakıyor muyuz, erişmek istediğim dağ gerçekten dağ mıdır, o dağa erişmek istememdeki niyetim bu güzel ve heybetli dağa yakışıyor mu, yolda iyi niyetimi nasıl unutmam, o yolu götürecek gıdamız ve teçhizatımız var mı, yorulunca ne yapacağım, -eğer yalnız değilsem- yol arkadaşım güvenilir mi, çokça soru var. Sorular üzerine düşünmek istesek de istemesek de yaşadıkça yolculuğumuz sürüyor. Ve bu yolculukta bazı dağlara veya dağ sandıklarımıza erişmek isteyeceğiz, çünkü insanız. O yüzden dağlarımızı iyi seçelim ki bu dünyadan vedamız da güzel olsun.



7 Eylül 2023 Perşembe

Yaşama/yaşlanma tereddütleri ve sakarlıkları

Bir öykü yazmışım, yıllar önce. O kadar çok beğenmişim o kadar çok beğenmişim ki belki başka bir yer ve zamanda yayınlarım diye saklamışım. Bir çiçek koptuysa içinizden suya koyup ara ara koklamayı da tercih edebilirsiniz, bir kitap arasında kurutmayı da. Fakat bilmelisiniz suyunu kaybederken rengini ve kokusunu da kaybedecek. Hafızanızda rengi ve kokusuyla çiçeğin hatırasını muhafaza edebilirsiniz veya bir kitap arasına kendisini saklayabilirsiniz. Hafızanızda bu hatırayı mı renkli tutmak istiyorsunuz yoksa elinizde kuru ve soluk da olsa o çiçeği mi? Ve bilmelisiniz saklanılan her şey kurumuyor, bazen de çürüyor.

18 Haziran'da saklamak ve biriktirmek üzerine böyle yazmışım. Şu sıralar üzerine düşünüyorum da neden çiçekleri kurutuyorum, ve kuruttuğum çiçeklerle ne yapacağım, mecazi olmayan kurutulmuş çiçeklerimi kaybettiğim gibi onları da mı yitireceğim yoksa bir tabloda birleştirip güzele dönüştürebilecek miyim? Babam bunları hayata fazla değer vermekle ilişkili görüyor. Bir bakıma doğru. Bir yandan da yaşadığımız hayata elbette değer vereceğiz diyorum. Dünyaya değil ama hayatımıza değer vermeliyiz. Bunu ayırt etmek bazen zor olabilir, o zaman da kalbimize dönmeli ve niyetimizi dinlemeliyiz sanırım. 

Bir yandan da 29 Ağustos'ta yazdığım gibi: İnsan tüm karmaşıklığı ve yalnızlığıyla, içinde biriken veya kaybolanlarıyla bu dünyadan geçip gidiyor olduğunu hatırlamalı. Kimlerin yanında, ne yöne gidiyoruz ve kalbimizde neleri tutuyor, nelere tutunuyoruz?

Hayalkırıklıklarım ve yaşama sanatındaki sakarlığımın (belki de sakatlığım) kırıp döktükleri içime batıyor. İçime içime gömülüyorum sanki. İçinden çıkamadığım kuyuların derinini mi
kazıyorum ve hangi çiçekleri fark/kast-etmeden solduruyor veya çürütüyorum, bilmiyorum. Kafam çok karışık, toparlamak yeniden eklenenlerle yıllarımı alıyor. Durabilmek için önce uyuyabilmem gerekiyor, uyuyabilmek için de zihnimin sakinleşmesine ihtiyacım var, bunun için de durabilmem gerekiyor. 

Dünya durmuyor, içinde yaşadığımız dünyada her şey her geçen gün daha da hızlı akıyor. Bu hızda giden bir şeyi tutmak ve düzenlemek mümkün değil. Trenlerin hızını azaltamadığıma göre istasyonların sayısını azaltmalıyım ama renkleri de çok seviyorum. Öyleyse çok çok sevdiklerimi seçmeliyim. Önce şu raylardaki trenleri bir yerleştirelim...

20 Şubat 2023 Pazartesi

Unutmak değil ama belki hatırlamamak mümkün.

Yeni yayın oluşturuluyor, mesajıyla açtım bu sayfayı. Blogumun arşivini almayı planlıyordum, taslaklara bir bakayım dedim. Burada bile ne çok şey birikmiş. Yazdığımı, yaşadığımı unuttuğum şeyler...

Az önce uyuşuk hayalperestin bloguna baktım. Çocuklarının biri ilkokula, biri anaokuluna gidiyormuş. Sanırım blogunu ilk keşfettiğim zamanlar bekardı. Hayatında ne çok şey değişmiş. Benim hayatım ise elhamdülillah güzel fakat bazı şeyler hatta belki birçok şey ne kadar benzer kalmış diye düşündüm. Tabi insan kendi çekirdek ailesini kuramayınca fazla farklı bir yerlere de gidemiyor. En fazla ne olabilir ki başka bir ülkeye taşınırsın heralde. Kariyerde yükselmeler de zıplayarak değil, adım adım oluyor genelde. O yüzden bu tür değişikliklere usulca alışıyorsun ve farklı gelmiyor sana. Oysa evlenmek veya çocuğunun olması, bilhassa çocuğunun olması hayatta seni başka bir yere taşıyor, bir anda. Usulca değil, pata küte yaşıyorsun bu değişiklikleri. Böylece istesen de istemesen de büyüyorsun. Yoksa istemiyorsun zaten büyümeyi. Yaşımın 30 olmasına ramak kala hayatımın 15 yaşımdakine bu kadar benzemesi... insan gerçekten hayret ediyor :) Nasip tabi ki. Burası da güzel, elhamdülillah. 

Tuhaf hissediyorum. Buraya biraz yazmak istedim, ki bir gün bu yazıya rastlayıp 'Bunu da ben yazmışım demek ha' diye okuyabileyim.

Geçmiş Dilvinime merhametli sevgiler, gelecek Dilvinime selamlar. 

18 Mayıs 2022 Çarşamba

Düşünmeyi unutmam ve yeniden öğrenmem gerekiyor.

Zamanın kaydını tutamıyorum, zihnimde bile. Çok uzun zamandır, artan ve azalan döngülerle, herhalde hep sahip olduğum bu parıltılı düşünce dünyam beni burada da yalnızlığa itti. Blogumu okuyan iki buçuk kişiyi de işte böyle kaybettim. (Bir gün okunma ve anlaşılma ihtimali hiç olmasa da yazar mıydım, yine yazardım ama içimde daha farklı bir yeri olurdu sanırım. Bilmiyorum.)

Geçmişte kurduğum hayalleri/le hatırladım/karşılaştım son zamanlarda. Aşırı gerçekçi tarafımın fazla sivrilmesiyle olsa gerek hayallerim çok gerçekçi ve tekdüze bir düzleme çekilmiş. Kayıp aranıyor... 

Zamanla ve uykuyla aramdaki karmaşık ilişki, içinde hapsolduğum birtakım duygu ve düşünceler, düşünceler, düşünceler beni yeni birisiyle tanışma cesaretini toplama noktasına getirdi ve bugün herhalde eczaneden antidepresan alan, en güleryüzlü insan olarak tarihin görünmeyen satırlarına düştüm. Dost musun baston musun bilmiyorum. İnşallah bastonsundur ama şu an yudum yudum su gibisin bana. Biraz daha ilerletirsem bir ilaca şiir yazan ilk kişi olabilirim. Mesleğimin insanlara normallik saçmak olması ise içimin önemli bir kısmından umut ve mutluluk fışkırırken antidepresan almaktan da öte tuhaf.

Annem çocukken beni derler toparlar, kardeşimi de kontrolde gider olarak görüyormuş. Şimdiyse kardeşimi derler toparlar, beni de kontrolde gidemeyen olarak gördüğünü söyledi bugün. Life happened. Bu tarafımla kavgalı değilim. İçimde kapanan bir cephe ama anlaşma mı sağlandı yoksa askerlerin kolayına mı böyle geldi bilemiyorum. Her şeyi bilemiyoruz zaten. Bir bilinmezlik bulutu içinde yaşayıp göçmek üzere hırt hırt keserken ömür ağacımı her nefes alışverişimle, dallarımdaki kuşları beslemek büyütmek, büyütmek isterim. Çünkü çok seviyorum ve kavuşacak kadar uçabilelim.