Bir süre önce İskoçya’da bir depoda sipariş toplayıcı olarak çalışan Portekiz göçmeni bir kadının birkaç gününü gösteren bir film izledim. Kadının yaptığı iş hem fiziksel olarak yorucu hem de sosyal olarak izole edici. Bu vesileyle büyük depoları olan küresel e-ticaret pazaryerlerindeki sistemin işleyişini de öğrenmiş oldum. Ürünler çeşitlerine göre belirli yerlere konulmuyor; zaman ve enerji verimliliği sağlamak için, etiketlendirilmiş bir şekilde dağınık yerleştiriliyor. Böylece bir müşterinin siparişindeki ürünleri en kısa rotayla toplayabilmesi için görevlinin cihazına bir güzergâh çiziliyor ve görevli de o rotayı izleyerek ürünleri topluyor. Görevli belirli bir süre hareketsiz kalırsa cihazı ötüyor, çalışan verimliliği de bu cihaz sayesinde takip ediliyor. Görevin kendisi hem monoton hem de fiziksel olarak yorucu. Günde binlerce adım atmayı gerektiren bir iş. Siparişimizin arkasında böyle insanlar çalışıyor aslında. Biz onların hayatından, onlar bizimkinden bihaber.
Paylaşımlı bir evde tanımadığı farklı kökenlerden göçmen kişilerle kalıyor. Birlikte yemek yediği, işe arabayla birlikte gittiği Portekizli bir arkadaşı var, kendinden birkaç yaş büyük. Araba benzinini ortak ödüyorlar. Filmin temelde iki teması var: Ekonomik zorluk ve yalnızlık. Parasının ay sonuna doğru çok azaldığı bir zamanda telefonu bozuluyor, telefonunu yaptırınca elektrik faturasını ödeyemiyor ve evdeyken elektrikler kesiliyor, ev arkadaşlarına karşı mahcup oluyor. Parası bittiği için yemek alamıyor, mutfakta oyalanıp ev arkadaşlarından birinin onu hazırladığı yemeğe davet etmesini bekliyor. Günlerini bu şekilde geçirirken ne ev ne iş arkadaşlarından birine durumunu anlatıp borç alamaması da ne kadar derin bir yalnızlık içinde olduğunu gösteriyor. Bu kadar maddi zorluk çekmesi mantıklı gelmedi ilk başta. Çünkü yaşam masraflarını bile karşılayamıyorsa İskoçya’da ne işi var, kendi ülkesinde de sürünebilir insan. Portekiz de aşırı fakir bir ülke değil neticede. Ancak belki ailesine para gönderiyordur veya bir sebeple borçları vardır diye düşündüm sonra. Ailesiyle kısa bir temas, onlara dair sorumluluklarının olması veya ailesinin çeşitli sebeplerle hayatında olmaması gösterilse hem maddi zorluk hem yalnızlık daha çarpıcı hissedilirdi. Bu haliyle karakter köksüz kalıyor.
İş yerinde yüzlerce insanın yemekhanede bir arada yemek yiyip birbirlerine çok az duygusal dokunuşlarının olması, öyle ki içlerinden birinin hiç fark ettirmeden kendini öldürdüğünü öğrenmeleri bu çağın yalnızlığını yüzümüze vuruyor. Modern çağ ekonomik düzeninin ve çalışma hayatının insanı hem kendisine hem de çevresine nasıl yabancılaştırmış olduğunu ilmek ilmek örülmüş şekilde izliyoruz filmde. Telefonda bir şeyler kaydırmanın bizi dinlendiren ve yenileyen bir eğlenceden ne kadar uzak olduğunu ve çevremizle zaten zayıf olan bağlarımızı koparttığını da görüyoruz. İşe gitmek, temel ihtiyaçlarını karşılamak, çamaşır yıkamak (“I do the laundry”), çevredeki insanlarla kısa konuşmalar ve telefonda takılmak dışında yaptıkları pek bir şey yok. Yeni bir iş başvurusu için gittiği mülakatta, iş dışında neler yaptığı sorulduğunda verecek cevap bulamıyor ve orada hayatının bu yönüyle yüzleşip gözyaşlarına boğuluyor. Çıkışta bir parkta bayılması ile de filme ismini veren düşüşün son noktasını görüyoruz. Yaşlı bir görevli parkı kapatırken buluyor onu. Paltosunu üzerine örtüyor. Yardım etmesi için başka bir görevliyi çağırıyor. Uyanınca aniden kalkmasın diye onu tutuyor. O adama yaslanıyor, bir eliyle adamın kolunu sıkıca tutuyor. Bir süre sonra tamamen yabancı birisinde dinlenmeye çalıştığını fark edip parmakları tereddütle açılıyor. Tıpkı kaldığı paylaşımlı eve yeni taşınan ev arkadaşının arkadaş grubuyla gittiği mekanda bir süre onun omzuna başını koyduğundaki eğretilik gibi. Tıpkı iş mülakatından önce gittiği makyaj malzemeleri satan yerdeki kızla samimi görünen ancak sonu kızın kendisine ürünleri satmaya çalışmasıyla biten sohbeti gibi.
O, iş mülakatına giderken biz de yeni bir ihtimale dair ümitleniyoruz. Mülakat, gözyaşlarından sonra devam etmiyor, parktaki düşüşle kesiliyor. Ertesi gün tekrar iş başı. Fakat film her şeye rağmen ümitle bitiyor. İşyerindeki kesintiden ötürü çalışanlar serbest takılıyor. Ana karakter de voleybol oynayan bir gruba katılıyor. Film boyunca en çok gülümsediği anlar ile bitiyor film.
Filmde beni etkileyen o kadar çok detay var ki. İşyerinde yeni tanıştığı kişinin kendini asarak intihar ettiğini öğrendikten sonra siparişlerde urgan olduğunda tereddüt etmesi, hatta bir keresinde etiketleri değiştirerek onun yerine bir yemek tarifi kitabını göndermesi… Bazı siparişlerimizin eksik veya yanlış gönderilmesi belki de ülkenin bir ucunda bizim için endişelenen birisinin bizi hiç tanımadan ve neye ihtiyacımız olduğunu bilmeden bize merhamet göstermeye çalışmasından kaynaklanıyor olabilir. Makyaj yapan kızın da aslında işinde kapana kısılmış gibi olduğunu fark etmesi ve bileklerindeki kendine zarar verme veya intihar girişimi izlerini görmesi… Birinin yarasını görüyoruz, çok derin ama görmemiş gibi yapıyoruz.
Belki bu filmi bu kadar hissederek anlamam paylaşımlı ev hayatını tam da filmi izlerken bizzat yaşıyor olmamdan kaynaklandı. Aynı çatı altında aynı mekansal şartlarda yaşarken, aynı mutfakta yemek pişirirken, hatta öldüğümüzde bizi ilk bulan kişiler muhtemelen onlar olacakken nerdeyse birbirimizin isminden ötesini bilmeyişimiz çok çarpıcı, şaşırtıcı ancak tuhaf bir şekilde çok kolay kabul edilmiş bir düzen. Yıllarca bu şekilde yaşasa da çoğu kişinin bunu sürdürmesi muhtemelen geçici bir süreç olarak görmeleriyle ilgili.
Filmde insanın insana tutunmaya, yaslanmaya duyduğu ihtiyacı görüyoruz. Kısa ve yüzeysel insani temaslar bile her ne kadar yetersiz olsa da hatta bazen yabancılıkla ve yalnızlıkla yüzleştirse de, devam etmemizi mümkün kılıyor. Birisi yemeğini paylaşıyor, birisi görev amaçlı da olsa bize yakışan rengi bulmaya çalışıyor, birisi düştüğümüzde yardım çağırıyor. Yine bir insana tutunuyoruz.
-Buradayım, bana yaslanabilirsin.
1 Temmuz '26



