12 Ocak 2026 Pazartesi

İşimiz bu, büyümek!

"Büyümek, benim yıllarımı alan bir süreç oldu; bu süreci otuzbir yaşımda tamamladım -ne kadar tamamlanabilirse; o yüzden de çok önemsiyorum. Çoğu genç de önemser. Ne de olsa esas işleri budur: Büyümek!"

Bu alıntıyla ilk karşılaştığımda 25 yaşındaydım. 31 yaşım ne kadar uzaktı. Büyümeyi tamamlamak için -herhalde yolun baya bir bölümünü de yürüdüğümü varsaydığımdan- epey zamanım var gibiydi. Meğer epey de yolum varmış.

Yirmibeş yaşımda büyümekle ilgili şöyle demişim: Büyümek için çok eskiden aldığın yaraları taşımak ve sürekli kaşımaktan vazgeçmen gerekiyor. Uzun bir yoldan geri dönüp başka bir yola sapmak bile değil. Uzun bir yoldan, onca yolu ve yılı yürümüş olmanın yorgunluğuyla, hatırlatan ve çağıran seslere rağmen geri dönüp nereye varacağını bilmediğin yeni bir yol kazmak...

Öyledir. Ama 32 yaşımda, hala, -ne kadar tamamlanabilirse kadar- tamamlayamadığım büyüme sürecinin çok daha fazlası olduğunu söyleyebilirim. Büyümek için sadece çok eskiden aldığın yaraları iyileştirmek yetmiyor. Bunu yapmaya çalışırken yeni darbeler almaya devam ediyoruz. Bu darbelerin bazıları dışarıdan bazıları içeriden geliyor.

Büyümek için, yaralarımızı iyileştirmeyi öğrenmek kadar,

yaralanmamayı -ne kadar mümkün olabilirse,

bizi yaralayan​ları veya yaralamaya çalışanları gücümüz olsa da yarala​mamayı,

çevremize ithamkar gözlerle bakmak yerine bakışımızı kendimize döndürüp yaralarımızın sorumluluğunu almayı,

başkalarının yaralarını fark edebilmeyi ve gücümüz yetiyorsa başkalarının yaralarına merhem olabilmeyi de öğrenmek gerekiyor.

25 Aralık '25

30 Ağustos 2025 Cumartesi

Erişemediğimiz dağlar

(I'm BACK in town çocuklar! Literally!) 

"yağmura, nisan'a ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim."

İbrahim Tenekeci'nin Düş ve Dua şiirinden bu dizeleri okudum geçenlerde. "Ve dağlar erişilmeyince acı verir" sözünü hatırladım. Öyledir. Fakat "Acı ne kadar derin oyarsa varlığımızı, o kadar neşe sığar içine" sözünü hatırlayalım ve acıyı da sahiplenelim. 

Erişemediğimiz dağlar sadece acı mı verir? Bir dağa gitmek istemiştim, düşünmüş, hayal etmiş, plan yapmış, çantamı hazırlamış, yola çıkmış, hatta belki biraz veya çokça tırmanmıştım. Hayal etmeyi, plan yapmayı, yola çıkmayı ve tırmanmayı tecrübe etmiştim, daha öncekilere benzer ama -her tecrübe birbirinden ayrı olduğundan- başka bir şekilde. 

Bir dağa uzaktan veya eteklerinden yukarı hayretle bakmıştım. Bir dağın heybeti hem büyüler hem ürpertir, Allah'ın güzelliğini ve kudretini hissettirir. Erişemesem de bir dağı görmek, hatırlamak, kenarından geçmek güzeldir. 

Veyahut bir dağ sanmışım. Tümsekmiş, veya daha büyük yanılmışım, çakıllıkmış, veya ah ne büyük yanılmışım dünyaya ters bakıyormuşum, çukurmuş. Çukur nedir, tümsek nedir, dağ nedir, yanıldığım yerden başka bir yönüyle daha iyi öğrendim. Ve artık biliyorum bir dağa erişememiş değilim, yanlış görmüşüm, acım hafifler. Bir derin nefes alır, bir dahakine gözlerimi iyice ovuştururum. 

Öyle ya da böyle, dünya engebeli bir arazidir. Dağlara rastlar, ulaşmak isteriz, tepesinden aşağıya bir bakmak yetecektir gibi gelir, çıktıktan sonra inmek gerektiği üzerine pek düşünmeyiz, veya çıkınca daha büyük bir dağ karşımıza çıkar ve artık orada durmak ve aşağı bakmak yetmemektedir. 

Hakikat ve hikmet dağı ise çıktıkça bitmez. Yükseldikçe daha çok şey görürüz. Aşağıdan uyumsuz görünen parçalar birleşir, alakasız görünen renkler, şekiller ahenklidir, ayrı gibi görünen bazı yollar aslında aynı yere akmaktadır. 

Topografik haritamız var mı, haritamız doğru mu veya biz doğru bakıyor muyuz, erişmek istediğim dağ gerçekten dağ mıdır, o dağa erişmek istememdeki niyetim bu güzel ve heybetli dağa yakışıyor mu, yolda iyi niyetimi nasıl unutmam, o yolu götürecek gıdamız ve teçhizatımız var mı, yorulunca ne yapacağım, -eğer yalnız değilsem- yol arkadaşım güvenilir mi, çokça soru var. Sorular üzerine düşünmek istesek de istemesek de yaşadıkça yolculuğumuz sürüyor. Ve bu yolculukta bazı dağlara veya dağ sandıklarımıza erişmek isteyeceğiz, çünkü insanız. O yüzden dağlarımızı iyi seçelim ki bu dünyadan vedamız da güzel olsun.



7 Eylül 2023 Perşembe

Yaşama/yaşlanma tereddütleri ve sakarlıkları

Bir öykü yazmışım, yıllar önce. O kadar çok beğenmişim o kadar çok beğenmişim ki belki başka bir yer ve zamanda yayınlarım diye saklamışım. Bir çiçek koptuysa içinizden suya koyup ara ara koklamayı da tercih edebilirsiniz, bir kitap arasında kurutmayı da. Fakat bilmelisiniz suyunu kaybederken rengini ve kokusunu da kaybedecek. Hafızanızda rengi ve kokusuyla çiçeğin hatırasını muhafaza edebilirsiniz veya bir kitap arasına kendisini saklayabilirsiniz. Hafızanızda bu hatırayı mı renkli tutmak istiyorsunuz yoksa elinizde kuru ve soluk da olsa o çiçeği mi? Ve bilmelisiniz saklanılan her şey kurumuyor, bazen de çürüyor.

18 Haziran'da saklamak ve biriktirmek üzerine böyle yazmışım. Şu sıralar üzerine düşünüyorum da neden çiçekleri kurutuyorum, ve kuruttuğum çiçeklerle ne yapacağım, mecazi olmayan kurutulmuş çiçeklerimi kaybettiğim gibi onları da mı yitireceğim yoksa bir tabloda birleştirip güzele dönüştürebilecek miyim? Babam bunları hayata fazla değer vermekle ilişkili görüyor. Bir bakıma doğru. Bir yandan da yaşadığımız hayata elbette değer vereceğiz diyorum. Dünyaya değil ama hayatımıza değer vermeliyiz. Bunu ayırt etmek bazen zor olabilir, o zaman da kalbimize dönmeli ve niyetimizi dinlemeliyiz sanırım. 

Bir yandan da 29 Ağustos'ta yazdığım gibi: İnsan tüm karmaşıklığı ve yalnızlığıyla, içinde biriken veya kaybolanlarıyla bu dünyadan geçip gidiyor olduğunu hatırlamalı. Kimlerin yanında, ne yöne gidiyoruz ve kalbimizde neleri tutuyor, nelere tutunuyoruz?

Hayalkırıklıklarım ve yaşama sanatındaki sakarlığımın (belki de sakatlığım) kırıp döktükleri içime batıyor. İçime içime gömülüyorum sanki. İçinden çıkamadığım kuyuların derinini mi
kazıyorum ve hangi çiçekleri fark/kast-etmeden solduruyor veya çürütüyorum, bilmiyorum. Kafam çok karışık, toparlamak yeniden eklenenlerle yıllarımı alıyor. Durabilmek için önce uyuyabilmem gerekiyor, uyuyabilmek için de zihnimin sakinleşmesine ihtiyacım var, bunun için de durabilmem gerekiyor. 

Dünya durmuyor, içinde yaşadığımız dünyada her şey her geçen gün daha da hızlı akıyor. Bu hızda giden bir şeyi tutmak ve düzenlemek mümkün değil. Trenlerin hızını azaltamadığıma göre istasyonların sayısını azaltmalıyım ama renkleri de çok seviyorum. Öyleyse çok çok sevdiklerimi seçmeliyim. Önce şu raylardaki trenleri bir yerleştirelim...

20 Şubat 2023 Pazartesi

Unutmak değil ama belki hatırlamamak mümkün.

Yeni yayın oluşturuluyor, mesajıyla açtım bu sayfayı. Blogumun arşivini almayı planlıyordum, taslaklara bir bakayım dedim. Burada bile ne çok şey birikmiş. Yazdığımı, yaşadığımı unuttuğum şeyler...

Az önce uyuşuk hayalperestin bloguna baktım. Çocuklarının biri ilkokula, biri anaokuluna gidiyormuş. Sanırım blogunu ilk keşfettiğim zamanlar bekardı. Hayatında ne çok şey değişmiş. Benim hayatım ise elhamdülillah güzel fakat bazı şeyler hatta belki birçok şey ne kadar benzer kalmış diye düşündüm. Tabi insan kendi çekirdek ailesini kuramayınca fazla farklı bir yerlere de gidemiyor. En fazla ne olabilir ki başka bir ülkeye taşınırsın heralde. Kariyerde yükselmeler de zıplayarak değil, adım adım oluyor genelde. O yüzden bu tür değişikliklere usulca alışıyorsun ve farklı gelmiyor sana. Oysa evlenmek veya çocuğunun olması, bilhassa çocuğunun olması hayatta seni başka bir yere taşıyor, bir anda. Usulca değil, pata küte yaşıyorsun bu değişiklikleri. Böylece istesen de istemesen de büyüyorsun. Yoksa istemiyorsun zaten büyümeyi. Yaşımın 30 olmasına ramak kala hayatımın 15 yaşımdakine bu kadar benzemesi... insan gerçekten hayret ediyor :) Nasip tabi ki. Burası da güzel, elhamdülillah. 

Tuhaf hissediyorum. Buraya biraz yazmak istedim, ki bir gün bu yazıya rastlayıp 'Bunu da ben yazmışım demek ha' diye okuyabileyim.

Geçmiş Dilvinime merhametli sevgiler, gelecek Dilvinime selamlar. 

18 Mayıs 2022 Çarşamba

Düşünmeyi unutmam ve yeniden öğrenmem gerekiyor.

Zamanın kaydını tutamıyorum, zihnimde bile. Çok uzun zamandır, artan ve azalan döngülerle, herhalde hep sahip olduğum bu parıltılı düşünce dünyam beni burada da yalnızlığa itti. Blogumu okuyan iki buçuk kişiyi de işte böyle kaybettim. (Bir gün okunma ve anlaşılma ihtimali hiç olmasa da yazar mıydım, yine yazardım ama içimde daha farklı bir yeri olurdu sanırım. Bilmiyorum.)

Geçmişte kurduğum hayalleri/le hatırladım/karşılaştım son zamanlarda. Aşırı gerçekçi tarafımın fazla sivrilmesiyle olsa gerek hayallerim çok gerçekçi ve tekdüze bir düzleme çekilmiş. Kayıp aranıyor... 

Zamanla ve uykuyla aramdaki karmaşık ilişki, içinde hapsolduğum birtakım duygu ve düşünceler, düşünceler, düşünceler beni yeni birisiyle tanışma cesaretini toplama noktasına getirdi ve bugün herhalde eczaneden antidepresan alan, en güleryüzlü insan olarak tarihin görünmeyen satırlarına düştüm. Dost musun baston musun bilmiyorum. İnşallah bastonsundur ama şu an yudum yudum su gibisin bana. Biraz daha ilerletirsem bir ilaca şiir yazan ilk kişi olabilirim. Mesleğimin insanlara normallik saçmak olması ise içimin önemli bir kısmından umut ve mutluluk fışkırırken antidepresan almaktan da öte tuhaf.

Annem çocukken beni derler toparlar, kardeşimi de kontrolde gider olarak görüyormuş. Şimdiyse kardeşimi derler toparlar, beni de kontrolde gidemeyen olarak gördüğünü söyledi bugün. Life happened. Bu tarafımla kavgalı değilim. İçimde kapanan bir cephe ama anlaşma mı sağlandı yoksa askerlerin kolayına mı böyle geldi bilemiyorum. Her şeyi bilemiyoruz zaten. Bir bilinmezlik bulutu içinde yaşayıp göçmek üzere hırt hırt keserken ömür ağacımı her nefes alışverişimle, dallarımdaki kuşları beslemek büyütmek, büyütmek isterim. Çünkü çok seviyorum ve kavuşacak kadar uçabilelim.

26 Aralık 2020 Cumartesi

İçinde hep diri tutmaya çalıştığın bir iyilik var. Bunu hiç unutma!

21 Aralık 2020 Pazartesi

"İnsan kendi mutlu olma imkanını görebilmeli. Mutluluksa filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir. Ve önemli olan yaşanılan “an”dır. Onu ibadet, sabır, anlayış, tevazu ve merhamet ile anlamlı hale getirmek mutluluğun ta kendisidir."-Cahit Zarifoğlu