24 Ekim 2013 Perşembe

siyasi gevrek lakırdılar

Siyasi konularda yazmayı sevmiyorum, bana anlamsız bir girdabın içinde boğulmak ve önemli bir şeyler yaptığını sanarken çözümsüzlüğü bir katman daha yükseltmek olarak geliyor. Ne partizan ne de apolitik sayılırım. Siyasi durumlara karşı görüşlerim, inançlarım, savunduklarım ve karşı çıktıklarım var ve ama bunlar bir parti üzerinden temellenmiyor. Dün izlediğim iki haberin sonunda siyasetin baya eğlenceli bir uğraş olduğunu düşünmeye başladım.

İlk haber, Erdoğan'ın "Önünde cami bile olsa eğer yol oradan geçecekse, biz o camiyi yıkarız. Gideriz o camiyi bir başka yerde inşa ederiz." açıklamasına Chp ve Mhp'nin cevabıyla ilgiliydi. Önce Chp sözcüsü Haluk Koç şunları söyledi: "Sana camileri yıktırtmayacağız sayın başbakan. Hem de o gezideki gençlerle beraber, hani o camide içki içtiler iftirası attığın gençlerle beraber -buralarda biraz heyecanlandı falan, önemli şeyler söylüyorum heralde havasına girdi hehheh-, Odtü'de direnen gençlerle beraber, sana rant için camileri de yıktırmayacağız sayın başbakan." Beni bir gülümseme aldı, kendisine şu caps'i göndermek istedim.


Sonra da Mhp Grup Başkanvekili Vural, "Yani gerekirse Sultanahmet'i de mi yıkarsın, Süleymaniye'yi de mi yıkarsın..." diyerek geldi. Vural'ın o koştur koştur kürsüye çıkan hali bana o kadar komik geldi ki sanki dünyayı kurtarırcasına bir ciddiyet, bir telaş, bir feveran. Virvirvir virvirvir... Ha bu arada Erdoğan'ın açıklamasını da desteklemiyorum. Kendisini az çok tanıyan bir insan için, başbakanın muhalefetin bu sözünü kullanacağını tahmin edememesi ihtimali, sıfır nokta sıfır sıfır sıfır birdir. Hadi oldu da gözünden kaçtı, fevri hareket etti, bu adamın danışmanları da mı farketmedi, uyarmadı. Bana kalırsa Erdoğan böyle muhalefetin kullanabileceği sözleri onları oyalamak için ortaya atıyor ve onlar Akape'yi devirecek büyük bir şey keşfetmişcesine üstüne atlayıp kendi çaplarında eğlenirken, Erdoğan da kendi işine bakıyor. "İt ürür, kervan yürür" misali. Zaten bizde adamakıllı muhalefet olsaydı...

Bu haberden sonra Devlet Bahçeli ve Hüseyin Çelik arasındaki aksan tartışması geldi. Devlet Bahçeli, Çelik'e "kapı gıcırtısı ve akordu bozuk Ak Parti Sözcüsü" diye bir nitelemede bulunmuş. Bunca yıllık blog yazarı ve ergenim, böyle komikli sıfatlar bulamıyorum arkadaş, blogumu emekli olduğunda-olursa- Bahçeli'ye devredeceğim. Bahçeli'nin bazı açıklamaları bende "sen çok yanlış gelmişin kardeş" hissiyatı uyandırıyor. Çelik'in cevabı ise yine evlere şenlik: "Benim aksanımda doğu tesiri var. Sayın Bahçeli'de güney tesiri var. Sayın Bahçeli bunca yaşa ve tecrübeye rağmen ben bugüne kadar hala ekonomi diyebildiğini görmedim. Hep 'ekönömi' der.". Burada durur mu? Siyasetin bir faydası daha, taze çıktı: etimoloji bilgimize katkıda bulunmak. Devlet Arapça, Bahçeli'nin 'bahçe'si de Farsça kökenliymiş. Bahçeli'ye sadece li eki kalıyor ama -.- Yazııık. Elli yaşını aşmış, kelli felli adamlar çıkıp dakikalarca bu konuda konuşabiliyor, hem de ciddiyetlerini zerre bozmadan. Benim geyik yapma potensiyelim boşa gidiyor. Açılın, siyasete atılıyoruuum! Ama ama ay ben gülerim.

Devletimizin bahçeleri olsa keşke ve bütün siyaset hede hödelerini de arka tarafta derin bir çukura gömsek.

17 Ekim 2013 Perşembe

bayramı fotoğraflamak.

Yarın yolculuk var! Gitmesek de kalmasak da hep orda bizi bekleyen bizim köye doğru... Eller öpülecek, önce nasılsınız, e biz de iyiyiz, sizin de bayramınız mübarek olsun'lu cümleler ve sonra mutlaka ve mutlaka et ve ev baklavasının bulunduğu sofralar kurulacak. Kapılar açılacak ve içeri buyurun'lar tüketilecek, Büşra, kızım kolonya ve şeker tut'a gelecek sıra. Katlarca kıyafetin altından çıkan bir çıkından bir "bir" lira düşecek çocukların minik ellerine. Komikli bir yazı yazacaktım oysa ki, neredeyse acıklı bir öykü devşireceğim. Efenim para demişken yirmi yaşındayım ve geçen bayram itibariyle "bayram harçlığı verilebilecekler" kategorisinden çık-arıl-mış bulunuyorum. Geçen yıl benden üç yaş büyük kuzenim harçlık almış olduğuna göre, benim de hala harçlık alıyor olmam gerekiyordu. Lakin Ramazan bayramından ellerim boş döndüm. Dedem bir yaş sınırı koyup sınırın üstündekilere bayram harçlığı vermeyi kesti sanırım ve olan bana oldu. Geçen bayram durumun şaşkınlığıyla bir şey diyemedim. Ancak bu kez de harçlık vermezse haklı isyanımı dile getireceğim. Her zamanki gibi avukat tutmadım, çeneme güveniyorum.

Geçen bayramda notlar almıştım bir yazı yazacaktım ama işte biliyorsunuz: "-acaktım." Geçen bayram da artık bir klasik haline gelmiş olan, büyükamcanın hakkında türlü rivayetler olan, kendisinin üç yıldır seksende ısrar ettiği yaşını tespit etmeye çalışmakla geçti. Yaş tespit çalışmalarında büyükamca büyükdede kavgası, dedenin askere gitmesi, büyükdedenin ölümü gibi birçok farklı anıyı değerlendirdik. Lakin durum şaibesini koruyor. Bakalım bu bayram büyük amcanın yaşı muammasını çözebilecek miyiz. Konu muhtemelen kendiliğinden açılacaktır. Olur da konu dönüp dolaşıp bu mevzuya gelmezse, "Sahi, büyük amca kaç yaşındaydı?" cümlesiyle, aile tarihinden sorumlu ekibimizi toparlamayı düşünüyorum. Virvirler havada uçuşacak. Amcanın "yaptıklarını, neden ve sonuç ilişkisi dahilinde, yer ve zaman göstererek, belgeler ışığında objektif olarak incele"*yeceğiz.

Eski fotoğraflardan babam bulabildiğini getirip bilgisayara aktarmıştı. Onları çoğaltıp köye götürdük geçen bayram, herkese birer tane vermek için. Büyük amcanın kendisinin, annesinin ve kızkardeşinin bulunduğu bir fotoğraf karesi vardı, o zamanlardan kalma tek kare. Amcaya gösterdiğimizde uzun uzun baktı. Annesi ve kızkardeşini göstererek "Bunları tanıdım da, diğerini tanıyamadım." dedi. Yaşlılık zor zanaat...

Büyük amcanın dede mavisi gözleri var. Ben kendisini çok sanatsal bulduğum için ve fotoğrafçılık kariyerimde aşama atlamak için buruşuk yaşlılar** kategorisinde bir fotoğrafımın bulunması gerektiği için, geçen bayram babam sohbet ederek onu oyalarken yüzmilyon poz -serde mükemmeliyetçilik var.- fotoğrafını çektim.  Benden epeyce bunalmış olmalı ki bahçede bizi yolcularken de fotoğrafını çekmek istediğimde ne yapmaya çalıştığımı anlayamadığını belirten bir şeyler dedi. 

Yoldayken fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Bazen hızın, açının etkisiyle çok ilginç kareler yakalayabiliyorken, bazen de aslında çok iyi bir kompozisyona sahipken, arabanın sarsıntısıyla titremiş bir fotoğraf olabiliyor elimdeki sonuç. Tabi bir de elektrik direklerinin oldukça sanat karşıtı bir yere konumlandırılmış olma durumu var. Büyük dayı köyün bağlı olduğu ilçede yaşıyor, onu ziyarete giderken ben yine camdan fotoğraflar çektim. Dayının evine geldiğimizde kapı açıktı ama kimse yoktu görünürde. İçeri girmekte tereddüt ettik. Sonra bir ses geldi televizyondan: Buyrun efendim içeri, hoşgeldiniz. Bence Zeki Müren de bizi görüyor, görmüş. Dayının ev kalabalıktı, yoksa buruşuk yaşlılar fotoğraflarıma bir parça daha eklemeyi çok isterdim. Dönüşte çektiğim fotoğraflara bakarken ne görüyüm, bir teyze evinin kapısının önünde oturuyor. Yaklaştırdım, yaklaştırdım. Aha! 
+Baba, bu senin teyzen değil mi?
-Yok canım. O mu? Yaklaştır bakıyım. Aa o sahiden. 
+Hem ziyaret etmedik, hem de sapık gibi fotoğrafını çekip kaçmışız resmen.
-Aile gülücükleri-

Büyükamcanın anlattığına göre dedemin nenesinin-büsbüyük nene- gömüsü varmış. Ölmeden önceki son saniyelerinde bir şeyler söylemeye çalışmış ama anlamamışlar. Belki de sadece su istiyordu zavallım. Her yeri didik didik aramışlar ama bulamamışlar. Kazmadıkları bir yer varmış, sonraları yıkılmış bir yer. Büyük amca babama belki baban bulmuştur orayı yıkınca dedi ve bunu birkaç kez tekrarladı. Eğer gömü bulunduysa hakkını istiyor gibiydi. Dedem bulmuş olsa zaten hakkını verirdi amcanın. Demek kiii, bu bayram ziyaretinde peşine düşülecek bir define çıktı şansımıza. Yaşasın!

Siz bu yazıyı okurken ben çoook uzaklarda olacağım klişesi bu yazıya nasipmiş. Hayırlı, harçlıklı, aileli, anılı nice bayramlara,

*vikipedi
ah olamaz, vikipedi'den alıntılamışım, tarih camiası araştırmamızı bilimsel bulmayacak! -.-

**aradım ama bulamadım. martılar, sümüklü çocuklar ve buruşuk yaşlılar olmasa Türkiye'de fotoğrafçılık gelişmezdi gibi gibi bir söz vardı, işte ona ithafen.

~onaltıekim

9 Ekim 2013 Çarşamba

şiir kaç lira?

Alıcısına çoktan ödenmiş banknotlar taşıyoruz üzerimizde,
zengini fakiri demeden.
Şimdi en büyük özelliğimiz,
bir sözleşmenin bir tarafında bulunmak.
Oniki ay taksitli bir krediyim,
ruhum, bedenim, sesim rehin,
oniki saniye sonrasında yaşıyor olacağımdan hiç emin değilim.
Beş kuruş yok, cebimde.
Ben böyle üzerimi örtenlerle toplamda beş yüz lirayım.
Ah üzgünüm, şiiri kapatmam lazım,
Cebimdeki binbeşyüz lira çalıyor.

Bugün servisi kaçırdığımda, bir sonrakini beklerken bunu yazmıştım telefonumun not defterine. Okuldaki işlerimi hallettim, Sıhhiye servisini beklerken bilgisayar merkezinde taslaklara geçirdim yazdıklarımı. Sonra Kurtuluş'ta "fakir gövdeli yumuşak etli bir Zeyneb"le buluştum ve birkaç sevimli yüzle tanıştım, ve konu nereden nasıl dolaştıysa dolaştı -ki ben değildim eylemin faili- bu mevzulara geldi. Gözler ve düşünceler güzeldi, bütün toplu taşıma araçları her şeye rağmen güzeldi, dosttu -hele de "ağır çekim" dönüşte bir toplu taşıma arkadaşı daha edinmişken, deniz gibi-. Unutmayın, bu günler birisine yaprak hediye etmenin tam vakti.