16 Eylül 2013 Pazartesi

çekmece.

Atay'ın korkuyu beklerken dediği gibi "Başlayıp da yarım bıraktığım bir sürü teşebbüs, evin her tarafına dağılmıştı. (Sanki kafam da onlarla birlikte çekmecelere, dolaplara, sandık odasının eşyaları arasına dağılmıştı. Kafamı toplayamıyordum bu yüzden.)" Dün kafamın bir kısmını çekmecelerden topladım. Bir yandan da yazmışım.
Pazartesi okul başlayacak. Eşyalarımı topluyorum. Hayatıma çekidüzen vereceğim, korkarım bir plan daha yapacağım bir pazartesi -YAPAMADI- Ne de olsa hayatım planlar pazartesileri, cumartesi anneleri kadar dertli ve -benden- şikayetçi pazartesileri... Şimdi yerde bağdaş kurmuş, çekmeceleri düzenliyorum. Başımın üstünde bir pencere. Pencerede hem kağıtları uçurması, eşyaları dağıtması hasebiyle sinir bozan, hem de mevsimi ve özü itibariyle ferahlatan bir rüzgar -rüzgar da bana benziyor, ne yapacağına dair her daim ikircimli-

Ondokuz temmuzundan geçmiş "bir" yılın, bir cümle, edebi serüvenimin seriminde: "Yeni bir başlangıç, tükenmez kalem ve korkak harflerle."
Kuantum fiziğinden felsefeye -yine mi felsefe?- gittiğim konferansların bölük pörçük notları, arka arkaya.
Bir başka kağıt parçasında yarım kalmış bir öykünün ilk cümlesi: "Notlarını karıştırmaya başladı." Geleceğin öyküsü. Geçmişteki ben demeye cüret ettiğim ben'in yaşadığım anı anlatması büyük bir cüretle. Satırlarda ölümden çok korktuğu için kitap yazan bir yazar-adamın üç beş yaşantısı. O kadar. O adam şimdi buruşuk bir kağıt.
Şiiri neden sevdiğimize dair kesilmiş bir ahkam.
Bir dosta bir yıllık yazısı müsveddesi. Bir cümle.
"Suç ve Ceza". Rus kahramanların isimlerinin telaffuzu.
Bir kitap listesi içinde "zaman hızla yaşlanıyor".
Bağzı sesleri duyuyormuşum; hani dile dökülünce kaybolmayan sözler, düşünceler var ya bazen onları duyduğumu hissediyormuşum.
Bir peruk yıkama kılavuzu. "Peruk gibi hüzünlü"
Yıllar öncesinin en sancılı zamanlarının rastgetirdiği, kimin yazdığını bilmediğim, öylece bir kağıda yazmış unuttuğum, google aramalarında çıkmayan, hayalet bir iki paragraf. Pembe. Diyor ki:
"Ömür bu, kaf dağını aşmak için giyindiğin eldivenler de seninle beraber düşecek yere, nasıl düşecekse seninle beraber aciz bedenin sana bahşedilen süren bittiğinde...
Ömür bu, ne ziyadesinden bir dakika, ne de eksiğinden bir saniye, tamam ileride doktor bir mümine olmak dileğin ama, bir de tahayyül et ki okula girdiğinde, uyarak tağutun düşünce sistemine, kendince fedakarlık, islamca gurubet, biliyorsun bacım gelmeyecek, gelmeyecek ne bir dakika ziyade ve ne de bir saniye..."
                                                                                      ~ondörteylül


13 Eylül 2013 Cuma

Ertelemenin felsefi düzlemde edebi çözümlemesi

Ertelemek üzerine inşa edilmiş bir hayat felsefem var. Bugün okuduğum paragrafta "hayat felsefesi" tamlaması içeren cümle felsefe kelimesinin kullanımına dair yanlış örneklerden biri olarak geçiyordu. Felsefenin bilgelik sevgisi demek olduğunu bugün kendi kendime eleme yöntemiyle öğrendim. Önce philia ve sophia olarak ikiye ayırdım. Philia'yı hum-yüzonbirden biliyordum. Sophia'yı da sophisticated'dan çıkardım.-böyle de sofistikeyimdir- Ayrıca Necip Fazıl'ın O ve Ben-okuyun!- kitabında da Felsefeyle alakalı bir kısım okumuştum bugün. Din ve felsefenin birbirine zıt olduğunu, İslam felsefesinin olamayacağına dair.* Sizce de bu kadar felsefe bir gün için fazla değil mi? Yoksa bu da teta dalgalarının bir oyunu mu? Parapsikolojik olaylar mı fink atıyor yine çevremde? Babam bunları okusa bana Mona Lisa'nın gülüşü gibi içinde yüzmilyon duyguyu bir arada barındıran bakışını atardı sanırım. Kendisi parapsikolojik bilimkurguya hayli mesafeli. Hele de kızının, psişik olduğunu düşünmesine. Şaka şaka yazmamak için lafı ne kadar da uzattım. ŞAKA ŞAKA. Teta dalgalarıyla aramızda ilişki, bu bloga yazdığım hemen hemen her yazıda olduğu üzere şakayla karışık bir tatlılık. Bazen sırf kafiye olsun diye cümlenin anlamıyla alakasız kelimeleri de cümleme ekliyorum. Sanırım üslub diye buna deniliyor. Merhaba, ben düz yazıda kafiye meraklısı, yarışmaya nazımın yer bulabildiği tüm nesirlerden katılıyorum. Ertelemeyle alakalı ve klasik virvirlerimi konu edinmiş bir yazı felsefe üzerinden geçerek nerelere geldi? Sanırım buna da akıcılık diyorlar ha-ha. Bu arada bugünün şanslı sayısı yüzyirmiüç. Günlük tutmak çok işe yarıyormuş arkadaş. İnsanın bazen hayatının bir döneminde yaşadıklarını başka bir dönemde de yaşaması gerekebiliyormuş. İşte o zaman geri dönüp o döneme dair kendi tecrübelerini paylaştığın birkaç satır, hatta bir iki kelime çok şey olabiliyormuş. Ha bir de benim ayda bir yazdığım bir "anlık" defterim var. Durum böyle, vahim.

*"İslamiyette felsefe diye bir şey yoktur. Hikmet vardır, fikir vardır, tefekkür vardır; felsefe yok... Vakıa, felsefe 'hikmet dostluğu' demek ama, onunki bağımsız bir arayıcılık, İslamınki de tam bağımlı bir tefekkür olduğu için, felsefeyle hiçbir alaka kabul edilemez. Onun içindir ki 'Kuran felsefesi' denemez. 'Kuran hikmetleri' denir, İslam felsefesi değil, İslam hikmetleri..." 

"Felsefe, hakikati başıboş bir merkezden yola çıkarak, sayılar boyunca 'bir çok'da aramanın, din ise, onu, tam bağlı olarak 'Tek'i de bulduktan sonra 'birçok'ta tefekkür etmenin müessesesi... Bu bakımdan, din ve felsefe, biri şimale ve öbürü cenuba doğru iki zıt hareket... Ve elbette ki, İslamiyetçe kıymet hükmü, bu... Felsefe, hakikati bulmanın değil, ancak birbirinin yanlışlarını bulup çıkarmanın ve ebediyen hakikatten mahrum kalmanın âleti..."
Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben kitabı, sayfa 163.

Biraz önce bu alıntının da bulunduğu ve felsefe-demokrasi ilişkisiyle alakalı başka bir yazı okudum, iki çift satır daha belirdi aklımda. Felsefe yapmamayı, hiçbir alanda düşünmemek, sorgulamamak olarak değerlendirmek ne kadar sığ. bu kadar. nokta.

~onikieylül