30 Ağustos 2013 Cuma

Bir Ayrılık



Mahkemeler içinde dönen bir hikaye. Hakime bir şeyler anlatmak için çabalayan insanlar. Vicdanını dinlememek için konuşmak...
Her karakterin kendi içinde debelendiği bir sıkıntı var ama hiçbiri öne çıkmıyor. Dokunuyor, çok derine dokunuyor, ama göze batıp ağlatmıyor.
Yavaş bir film, müziksiz.
Belki belli belirsiz de olsa bir sözün, ufacık bir baş sallamanın, bir bakışın, bir umursayışın ya da aldırmayışın önleyebileceği bir ayrılık...
Ve yalanın insanların yüzlerine dağıttığı telaş ve huzursuzluk artık daha tanıdık.
Kaybedecek hiçbir şeyim yok diye sık sık tekrar eden Hojjat'ın kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için yalan söylemesine en çok ihtimal verirken, tam da bu yüzden, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığından, doğruyu söylediğini farkediş.
Film bizi içimizi kemirecek bir soruyla başbaşka bırakıyor, bir karar verene kadar bekliyoruz adeta o mahkeme salonunda. Fakat nasıl ki siyah ya da beyaz değilsek, grinin tonlarında salınıp duruyorsak; bu filmde de yüklenebileceği bir suçlu, bir kötü bulamıyor insan, farklı olaylar karşısındaki çaresizliklerinin aynılığında çırpınıp duran bu insanlardan. Belki de bu yüzden Termeh'in annesini mi babasını mı seçtiğini hiç bilemiyoruz. Ve bu yüzden bu  film sanki hiç bitmiyor.
Ekşisözlük'te filmle ilgili girilmiş entryleri okurken rastladığım hoş bir ayrıntı:
"nader babasının artık konuşamadığını söylerken, simin buna karşılık olarak zaten önceden de çok konuşmadığını söyleyerek ona çıkışır. nader ise babasının en azından 1-2 kelime konuştuğunu ve bunun kendisini mutlu ettiğini söyler. o 1-2 kelimenin 2'si de simin'dir. "
                                                                                                                                by ending credits
Ve bittabi, üç kuruşluk Farsçamla anladığım kelimeler, kısa cümleler sonrası duyulan mutluluk! :)

The Odd Life of Timothy Green.

It begins with a dream. They dreamed a child:

"Jim: Our kid would never give up.
...
Our kid,
would have your good heart.

Cindy: This isn't funny, Jim.

Jim: But our kid would be funny.
Not make fun of other people funny,
or burp and fart funny,
but funny like...

Cindy: Funny like Uncle Bub.

Jim: You know that, uh,
that kind of kid that you always believe.

Cindy: Someone honest. You want a truth-teller.

Jim: Yeah, I do. I want one like that.

Cindy: But our kid can't be perfect.

Jim:  I don't want one of
those annoying perfect kids.

C: How about this?
Honest to a fault.

...

J: Artistically.

C: Picasso with a pencil.

J: Yes.
A glass half-full person.

C: Love and be loved.

J: How great an athlete are you picturing?

C:You were terrible at soccer.

J: That's not true.
Not true.

C: I was a big klutz.

J: All right.
How about this? How about this?
Just once, our kid,
amazing kid,
got to score the winning goal."

They buried their dream to sprout. And it did!

"C: It is not that we wanted him to be perfect.
We wanted it to be perfect,
his childhood."

"Joni: Can you teach me to do that thing?
You know, that you do with your arms,
and you put your head up in the sun.

Timothy: Well, first, find the light, all right?
Just absorb it.
Just soak it in. Think "tree.""

"J: We made lots of mistakes.
C: Yeah, we made mistakes
trying to fix our mistakes.
J: Isn't that how you know you're a parent?

I like films passing in countryside.