29 Ekim 2014 Çarşamba

a way

Geçenlerde, disability dersinin ödevi için bir kısa film izlemiştim. Yıllar önce çekilmiş kısa filmde yürüme engelli, dokuz yaşında bir kız çocuğu engelliler için tasarlanmış ayrı bir okula değil, normal çocuklarla okula gitmek istediğini anlatıyordu. Orada çocuklardan olumsuz tepkiler alabileceğinin, kendisiyle alay edenler olabileceğinin de farkındaydı. Bunlara karşı ne yapacağı sorulunca, "I'll find a way" -Bir yolunu bulacağım diyor. Zaman zaman umutsuzluğa düştüğüm şu günlerde bana güç veren, bundan tam otuzyedi yıl önce çoğumuzdan çok daha zor bir hayata büyük bir umutla bakan küçük bir kızın bu cümlesidir işte. Bu bile başlı başına öyle güzel ki.

Kendinde binbir mümkünün var olduğunu hisseden, fakat bunlardan yalnız bir tanesi olmaya rıza gösteremeyen* bu yüzden gelecek hakkında fazla düşünen ve çok düşündüğü için az yaşayan insanın arada sırada bunu söyleyip, yaşamaya devam etmesi gerekiyor.

-I'll find a way.

* "...Kim olacağımı bilememekten ötürü tasalanıyorum; kim olmak istediğimi de bilmiyorum ama seçmek gerektiğini pek iyi biliyorum. Nereye gitmeye karar verirsem beni yalnız oraya ulaştıracak olan güvenli yollarda yürümek istiyorum fakat bilmiyorum, ne istemek gerektiğini bilmiyorum. Kendimde binbir mümkünün var olduğunu hissediyorum fakat bunlardan yalnız bir tanesi olmaya rıza gösteremiyorum. Ve her an yazdığım her sözün, her yaptığım hareketin, çehremin silinemeyecek yeni bir çizgisini meydana getirdiğini düşündükçe ürküyorum. ..." Andre Gide

14 Ekim 2014 Salı

küçük turuncu meyveli ağaç

Dün marketin yanında bir tane ağaç vardı, şu küçük turuncu meyveli olan. Marketten çıkınca ne güzel ağaç, ne çok turuncu demiştim. Bugün sabah onu kaldırım yapacağız diye kesmişler, yerlerde ezilmiş bir sürü küçük turuncu. 



Hayat böyle bir şey işte, bugün var yarın yoksun. Geçenlerde yine bunu bana bir solucan düşündürtmüştü. Ağaçlar arasında taşlı yol, bir solucan karşıdan karşıya geçmek istemiş belli ki. Bir taşın üzerinde, yolun ortasında, aheste. Onun orada ezilmeden günün sonunu getiremeyeceği o kadar açıktı ki. Ama ben iğrendiğim için onu bir şey vasıtasıyla dahi yolun kenarına toprak kısıma koymadım. Çok değil, bir beş dakika sonra oradan geçtiğimde ezilmişti ama hala kımıldıyordu. Ben yine iğrendiğim için onu yolun kenarına koymadım. Kendi kendime söz verip geri döndüğümde artık ölmüştü, üzerinde karıncalar geziniyordu. Yaşamı ve ölümü dakikalar içinde arka arkaya izliyor olmamıza rağmen böyle bir gaflet uykusunu nasıl sürdürebiliyoruz?

                           Kocaman dalları vardı, hep turuncu.
-Ateş dikeniymiş adı. Bu ölen ateş dikeninin değil de başka bir yerdekinin meyvelerini, bir kere çok açken yemiştim.

9 Ekim '14

8 Ekim 2014 Çarşamba

sana gitme demeyeceğim, ama geri gelmek için gidiyorsun, eylül.

-28 Eylül gecesi yazmışım.

Geçen yıl eylül'e güzelleme yazmaya çabalayıp, ama gitme eylül diyebilmiştim ancak. Bu yıl da blogosferde yine hissedildi eylülün gelişi. Artık eylül'e güzelleme yazamayacak kadar yaşlı hissettiğimden kendimi, bir yılda bu seviyeye nasıl ulaştığım mevzusunu bilinçaltıma bırakırken son eylül haftasından biraz bahsetmek isterim. Hayatımda çok komikli, çok heycanlı olaylar ve anlar oluyor ve bütün bunlar olurken yazmayı çok istiyorum ama hiiiç içimden gelmiyor.

Artık Bilkent vs. Odtü karşılaştırmasının canlı yaşayanı olduğumdan fevkalade mülahazalarımdan sizleri mahrum bırakmak hüznüne gark olmamak dolayısiyle... işte yine bloguma tıktıkladım. Efenim bu okulda öğle arası diye bir şey yok, ne zaman yemek yiyeceğin sana bırakılmış. Ve birçok ders haftada tek gün üç-dört saat. Sekiz ders alıp hala cuma günümün boş olması, dört ders alırken bile bir gününü boşaltamamış olduğum Bilkent günlerine kıyasla çok şaşkınlık verici. Bu haftamı sırasıyla çay yanında poğaça, simit, kek, böğrekle -sırasıyla pazartesiden perşembeye -her gün biri- geçirdim. Yalnızca çay almak için kantine gidiyorum, ve sağ tezgahta gözüme bir şey çarpıyor, çay ımmm poğaça/simit/kek/böğrek diyorum, çayım yalnızlığı sevmiyor, kantinci abla da birbuçuk lira diyor. Çantamın muhtelif köşelerine dağılmış bozuk paralardan bulup veriyorum. Çay elimi yakıyor, bardağı tutmak için peçete istiyorum. Kantindeki masalarda yer bulmaya çalışıyorum, olmuyor, dışarda kendime sakin bir köşe buluyorum. Çay içerken rüzgar esiyor, çayım çok çabuk soğuyor, okuduğum dergi uçuşuyor, derginin yaprak aralarına susam parçaları düşüyor, bir kedi çayımın yanına kıvrılıyor. İşte böyle, çayımın etrafında birtakım olaylar gerçekleşiyor. Kantinler tabi ki insanın açlığını yatıştırması için sevimli mekanlar. Lakin bana kalırsa bir üniversiteye pek yakışmıyor. Kantin olayını en son ikibinaltı yılında ortaokulda yaşıyordum. O yüzden kantin bana ortaöğretimde sıkışmışlığı çağrıştırıyor.
-Burada aklıma gelmişken bir anımdan bahsetmek istiyorum. Ortaokulda ilk zamanlar poğaçanın nasıl yazıldığını bilmiyordum. Kantinci abladan her gün puğca, poğça, pouca, puğaça gibi garip kelimeler ve poğaçanın nasıl yazıldığını bilmemenin verdiği utancın sebep olduğu boğuk bir sesle poğaça alıyordum. Bazen kadıncağız anlayamıyordu ve benden tekrar etmemi istiyordu, işte o anlar benim ergenlik acılarımın en büyüğü oluyordu, şaka şaka o kadar da değil.- 

Kantin anılarım dışında yaşadıklarıma gelirsek, mütemadiyen hemen hemen her gün dekanlık, sekreterlik ve öğrenci işlerinden birini arıyorum. Evrak işleri çok yavaş yürüyor, ve sizin evrağınızı sizden başka kimse umursamıyor. Merhaba ben ders saydırma dilekçesi vermiştim, kusura bakmayın dün de sormuştum ama ders seçimi sona erene kadar sonuçlanması konusunda biraz tedirginim gibi cümleler kurarak ilgili makamları taciz ediyorum. Hala sonuçlanmadı. Önümüzdeki üçbuçuk gün içinde de sonuçlanmazsa, epeyce zor durumda kalacağım. Bu mevzuyla ilgili her konuştuğum arkadaşımdan dua istiyorum. İnşallah ediyorlardır. İşini  gerçekten yapan birisine rastlayınca boynuna sarılasım, hediyeler alasım geliyor. Sanki bana karşı büyük bir lütufta bulunuyormuş gibi mahcup hissediyorum. Zaten bunun için maaş aldığını biliyorum ama işini savsaklayan insanlara öyle alışmışım ki hislerime engel olamıyorum.

Dilekçe anılarım dışında yaşadıklarıma gelirsek, doksanbeşlilerle aramda doksanbirlilerle olduğu gibi iki yaş var, ama fazla heyecanlı olduklarından olsa gerek fazla küçükler. Bu heyecanlarını attıkları zaman daha iletişilebilir insanlar olmalarını umuyorum. Aynı anda hem birinci, hem ikinci, hem üçüncü, hem de dördüncü sınıftan ders alıyorum. Aynı hoca hem birinci sınıflara hem dördüncü sınıflara ders veriyor ve ikisinde de ben varım ve hoca bunun farkında değil. Salı günü birinci sınıflarlayken, fotoğraf çekti ve dedi ki dördüncü sınıftaki dersinize de ben giriyor olacağım, o zamana gelince de yine fotoğraf çekip karşılaştıracağım. O an acaba perşembe günü dördüncü sınıflarlayken de fotoğraf çekecek mi diye düşündüm. Ders kampüsün Fizan'ında olunca derse geç kaldım ve bunu öğrenemedim ama her iki fotoğrafta da olsam ne komik olurdu eheheh diye düşünüp içimden gülüyorum. Hakikaten dördüncü sınıflarla olduğum ders için o kadar çok gittim ki bir yerden sonra vazgeçip geri dönecektim ama insan o kadar emek verdikten sonra en azından syllabus'u alırım diye geri dönemiyor.  

Ders anılarım dışında yaşadıklarıma gelirsek, çarşamba günü ilk Metu interneyşınıl arkadaşımla tanıştım. İsmi Fatıma, Kenya'dan. Bizim eve çok yakın bir yurtta kalıyor. Otobüs beklerken İngilizce sende mi Çukurambar otobüsünü bekliyorsun dedi ve sonra sohbet koyulaştı. Hatta evime çok çok yakın bir yerden pide alıyor ve çok seviyormuş, ona yardımcı olmak için yanında gittim. Beni yurduna davet etti. Ben de onu eve davet edip Türk yemekleri yapacağım. Yurtta akşam yemekleri karavana olduğundan pek lezzetli olmuyor anladığım kadarıyla. Bana herkes senin gibi arkadaş canlısı olmuyor dedi ve şu ana kadar iletişim kurduğum Türkler arasında en iyi İngilizce konuşan sensin dedi. Koltuklarım kabardı -eheheh I'm flattered'ın çevirisine baktım da-

Okul anılarım dışında yaşadıklarıma gelirsek, Cuma günü İstanbul'a gittik. Eyüp Sultan, Pierre Loti, Eminönü, Üsküdar, Yenibosna gibi duraklardan taksi/vapur/otobüs/dolmuş/marmaray/otobüs/dolmuşla Büşralar'a ulaştık. Akşama Elifler de geldi ve ekip tamamlandı. Gerçi Handan da olsa tam olurdu, yine de biz hiç değilse sözlerimizde misafir ettik onu. Sitede "yaşıyor" olmanın büyük bir etken olduğu çok huzurlu bir yaşamları var. Bunu ikibinonbir'de Eliflerde kaldığımızda da hissetmiştim. Kahvaltıdan sonra yerde gazete okuyordum ve bundan hiç sıkılmayacağımı hissetmiştim. Yine ikibinonikide Handanlarda kahvaltı yaparken, çocukların koltuk minderleri üzerinden kayışını izlerken de... Hiçbir -cücelerin- koşuşturma-sı-nın dağıtamayacağı ve beni içine çekemeyeceği bir iç huzuru... 

Sabah Eyüp Mezarlığı'nda bir kedi peşimize takıldı, yanımızda dördüncü kişi olarak babamızın eksikliğini hissettirmedi. Sonra anladık ki kedinin peşinde olduğu şey bir poşetin içindeki kakaolu sütmüş. Bir mezarda hayvanlar için su konulması için yapılmış yere kakaolu sütü boşalttık ve Eyüp'ün tüm kedileri bir anda etrafımızı sardı. 
İstanbul anılarım dışında yaşadıklarıma gelirsek, Perşembe günü Büşrayla telefonda konuşuyorduk bir mevzuda ve beni çok rahatlattı. Bazı sözleri öyle etkileyici ve derin ki o an not etmek istedim, tabi ki çoğunu unuttum. "İnsanın bazen kalbini aklıyla yoğurması gerekiyor." cümlesi bunlardan yalnızca biri. Ve Cuma günkü konuşmalar bana uzun zaman önce duymuş olduğum bir sözü hatırlattı: "Her seçim bir kaybediştir." Aynı zamanda bir kazanıştır da. Adını koymak bize kalmış.