7 Aralık 2014 Pazar

bir doğru sonsuz noktadan oluşuyorsa, bizim eğrimizde kaç nokta var?

Steve Jobs demiş ya hani noktaları ileriye bakarak değil ancak geçmişe bakarak birleştirebilirsiniz diye, işte şimdi anlatacaklarım noktaları birleştirmekten başka bir şey değil. Punto küçükse insan 8'le 3'ü karıştırabiliyor. O zaman hiç olmayacak bir şekil kalıyor elinde. Geriye de dönemiyorsun çünkü ne özgüvense, almışsın eline tükenmez kalemi.

İki dolmuş da hıncahınç dolu olup durmayınca taksiye bindim. Dolmuşlarla aynı trafikteydik. Hiç tanımadığım bir sürü insandan bir santim uzakta dahi olamamak yerine hiç tanımadığım birisiyle üstelik direksiyon da onun kontrolündeyken yalnızdım. İşte bunlar hep kent yaşamı.

Perşembe günü Simmel'in modernleşmeye, paraya, metropol insanına dair "The Metropolis and Mental Life" adlı makalesini okumuştum. Dış çevremizde o kadar çok uyaran var ki hepsine cevap veremeyeceğimizden bezgin (blasé) bir tutuma düşüyoruz, bu durum kent insanını soğuk ve ilgisiz yapıyor. Tıka basa dolmuş bir dolmuşta çok yalnızız ancak öte yandan çeşitlilik fazla olduğu için insan kendine benzeyen birilerini mutlaka bulabiliyor kentte -yani yalnız değiliz. Aşağı yukarı şu anlama gelen bir cümle vardı makalede: Eğer küçük bir kasabada olduğu gibi kent insanı da iletişimde bulunduğu her insanı yakından tanıyor olsaydı, atomlarına ayrılır ve tahmin edilemez bir akli duruma düşerdi. Modern hayatın karmaşık ilişkiler motifi, genel çerçevede yalnızca yüzeysel bir iletişimi kaldırabiliyor. Aksi, insan gücünü aşıyor.

Chance acquaitances diye bir ifadeyle karşılaştım birkaç hafta önce. Ve bir aha! moment yaşadım. Havalı olsun diye böyle yazıyor değilim. Aklıma böyle geliyor. Jed bir mailinde bana insanın farklı konularda anadilinin farklı olabileceğini yazmıştı. Onu okuyunca da bir aha! moment yaşamıştım işte. Okulda öğrendiklerimi birisine Türkçe anlatmaya çalışırken ne kadar zorlandığımı hatırladım. Ve evet, bu alanda anadilim İngilizce dedim kendi kendime -bu hoşuma gitmişti. Dönelim chance acquaitances'a hani bazen yolda, markette, okulda, işte güçte sık sık karşılaştığınız, tanışmadığınız ama artık yüzüne aşina olduğunuz insanlar vardır ya, onlar chance acquaitances'dır işte. Ne tam yabancıdırlar, ne tanıdık. Ne bir selam verip halini sorabilirsiniz ne de görmezden gelip geçersiniz. Garip bir arada kalmışlık. İşte o insanlar bize o kadar uzaktır ki. Çünkü insan hiç tanımadığı birisiyle bir şekilde tanışabilir, ancak aşina olduğu ama tanımadığı, karşılaşmaya alıştığı ama ismini bilmediği bir insanla tanışamaz.

Sonra bu akşam Kundera'nın şu sözüne rastladım: "Ama insanlar birbirlerini sık sık görünce tanıdıklarını sanıyorlar." Evet, ne kadar doğru, arkadaşım dediğimiz birçok insan için bile. Aslında birbirimizi sık sık görmüşüz, o kadar. Sonra mesela, internette tanımadığımız ama ortak arkadaşlarımızın olduğu insanların fotoğraflarına rastlayınca da onları tanıyormuş gibi hissediyoruz ama onların da bizim fotoğraflarımızı görüp görmediğini hiç bilemiyoruz. Bu yüzden hiç tanışamıyoruz.

-Kent yaşamı böyle bir şey işte. İnsan biraz savruluyor ve hiç tanımadığı birisine çarpıyor, özür diliyor, hiç tanışamıyor.