30 Haziran 2012 Cumartesi

Kütüphane Kitapları

http://www.flickr.com/photos/the_puppeteer/5375241672/ by The_Puppeteer
Ne zaman kütüphaneden kitap alacak olsam bulamam. Bir numaranın raflar arasında bıraktığı izlerin peşine düşer, bir dedektif titizliğiyle ararım ama genelde bu arayışlarım sonuçsuz kalır. Yine de üzülmem, çünkü bilirim ki tatlı tesadüfler de benim peşimdedir. Beni başka kitaplarla tanıştırır okunmayı bekleyen, belki oldukça uzun süredir..

Bir söz vardı: "Dünyadaki en mutlu kitaplar, kütüphanede yaşayanlardır." Bence bir kütüphane kitabının mutlu olduğu zamanlar ancak okunduğu anların toplamıdır, ellerden ellere yaptığı yolculuklar, raflardan başka raflara misafir olduğu zamandır. Yoksa kütüphanede binlerce kitabın içinde göze batmadan yaşlanan bir kitap sanki hep hüzünlü gözlerle bakar ve gece olunca o gözlerden sessiz gözyaşları akar. Ben kütüphane kitaplarını kimsesizler yurdu çocuklarına benzetirim en çok. Hem herkesin, hem hiçkimsenindirler. Bu yüzden ne yalnızlıkları, ne mutlulukları gerçek gelir insana.

Kütüphaneden kitap aldığımda o kitapta hiç tanımadığım insanların izlerini bulmayı seviyorum. Kıvrılmış bir sayfa, altı çizilmiş bir satır, kenarda bir not ya da bir tarih, yıllar öncesinden bir gün. -Bütün bu nostalji düşkünlüğüme rağmen sayfa aralarından çıkan bisküvi parçalarından hiç hoşlanmıyorum, lütfen kitap okurken kıtırdatmayın.- Sayfalara dokunur, üzerinde düşünürüm bu izlerin. Beynime küçük küçük bir sürü soru işareti doluşur. Acaba toplamda kaç kişi okudu kitabı, kaç tanesi yarım bıraktı, okurken ne düşündüler, ne hissettiler, neden okudular, kaç günde bitirdiler, neden bu kitabı seçtiler, nasıl seçtiler, beklenmedik bir dokunuşla mı yanlarına aldılar yoksa çok aradılar mı... İkinci el kitap almayı da severim bu yüzden. Daha önce o kitaba sahip olan insanların hayatlarından da bir parça alıyormuşum gibi, evlerinden, raflarından, çantalarından.

Birbirine yaslanmış bekleyen yıllanmış kitapları, sohbet ederken düşünüyorum. Hepsi içindekini anlatıyor yeri geldikçe, parça parça.  Nasıl da bir cümbüş çıkardı ki ortaya bu sohbetten. Bu yüzden mi bir tarih kitabında bir macera romanın da tadını almak mümkün oluyor? Belki arada mesaideki arkadaşlardan bahsediyorlardır. "Geçen gün 'Melez Desenler'i ela gözlü bir kız almıştı, ağzında sakızı. Özensiz bir tipe benziyordu ya, hoyrat davranmasa bari MD'ye." Sonra dönenler yaşadıklarını ballandıra ballandıra anlatıyordur. Ela gözlü kızın hayatı, kitapların dedikodusunda tekrar tekrar yaşanıyordur. Cam kenarına kurulmuş olanlar, tartışmasız en şanslıları olsa gerek bu kocaman ailenin. İçeride ama dışarıda, dört duvar arasında ama akıp giden hayatların keyifli gözlemcisi. En yaşlılar en eskileri anlatıyordur, kaygısız bir elin alıp geri getirmediklerini ya da kazaları, raftan düşmeleri, yırtılmaları, parçalanmaları, sonra dağılmaları ve ölümü. Kimbilir belki en çok ölümden bahsediyorlardır, önce zamandan sonra ölümden.

19 Haziran 2012 Salı

Tost

http://www.flickr.com/photos/geraldbrazell/6892866040/ by geraldbrazell
Gece gece midenin kazınması ve bir tostu daha yanmaya ramak kala kurtarışın dokunaklı öyküsü ve ve yeme sıcaklığını bir türlü tutturamama sorunsalı ve ve ve sorunsal kelimesini kullanmadan önce sözlüğe bakma ihtiyacı. en sevdiğim; dışarı taşan kaşarın tadı. son; doymamak...

18 Haziran 2012 Pazartesi

İçimdeki ses

Ben yazarken çok tedirgin oluyorum. Sana da oluyor mu bu yazarken bilemiyorum ama şu an aslında bir iç sesin konuşması şu kalemi oynatan. Vurgulamalar var, inişler, çıkışlar, bazı kelimelerin alelacele dökülmesi dudaklardan, boğuk ya da titrek sesler var. Kimi zaman peşpeşe cümlelerde uyaklar bularak şiirselleşen, kendini şair sanan bir iç ses. Öyle bir iki kelimeyle geçiştirilemeyecek kadar duygulu. Bazen sitemkar, bazen heyecanlı, bazen hüzünlü. Suskun ya da coşkulu bir ses, umursamaz ya da alaycı. İşte bütün bunları aktarmak ne zor. "Daha iyi yazabilseydin aktarırdın" diyebilirsin. "Aktarabilseydin daha iyi bir yazar olurdun. Modern Türk Edebiyatı'nın köşe taşlarından derlerdi. Senin adına öykü ödülleri verilirdi, şiir yarışmalarında jüri olmanı isterlerdi. İki şiir arasında kalırdın, kesin. Senin yüzünden birinciyi iki kişi yaparlardı. Kararsızlığın bir kez olsun işimize yarardı. İki kişiyi mutlu ettik ya, ikimiz de mutlu olurduk. Sonra kitap fuarları var, imza günleri. İmzadan önce kitaba küçük, sevimli bir not yazman gerekir, usul böyle. İşte sen ne yazacağına bir türlü karar veremezdin. Uzun kuyruklar senin kararsızlığın yüzünden daha da uzardı. Ben sana kalıp cümleler hazırlardım: nokta nokta hanıma iyi dileklerimle. sevgili nokta tüm yaşamın sevgi ve mutlulukla dolsun. noktacığım yaşamındaki tüm umutlarının yeşerip kök salmasını, tüm günlerinin bayram sevinci içinde geçmesini dilerim. Beğenmezdin. Ben okurlarıma değer veriyorum, özgün olmalı derdin. Nitekim her şey gibi o kuyruk da biterdi, pelteleşmiş bedenini bıraksa da geride. İyi bir yazarsın ya hani, eleştirmenler rahat bırakmazdı seni, ekmek kapısı.. Üzülürdün de üzülmemiş gibi yapardın. Herkes gibi eleştiriye açık olurdun böylece, herkes gibi herkes kadar. Ama kızmazdın, ekmek kapısı.. Bazı gözler de boşlukları görmeli değil mi, eksikleri? Yoksa boş bardağı doldurmak nasıl mümkün olurdu? Hadi bir Üskadar'a geçelim derdim. Bilmem hangi kitabının bilmem kaçıncı baskısına önsöz yazacakmışsın. Telefonu kapatır, hay burnu büyük, meşgulmüş diye söylenirdim. Yarım saat sonra arardın, ancak karar vermişsindir de "ilham da gelmiyor zaten, gidelim" der geçiştirirdin. Vapurda sen bulutlara bakardın, ben dalgalara. Sonra bir çay bahçesine otururduk, öyle gözden ırak, kenarda bir masaya. İkimiz de denize bakardık." diyebilirsin. Ana konudan bu kopuşum neden? Bazen yazarken çok tedirgin olurum.