19 Aralık 2013 Perşembe

Bugünler üç

Bugün şimdi, çok değil bir hafta önce evlerinin kapısından son kez çıkıp binlerce kilometre bulut gelen, çıplak dört duvarda evlerinin duvar halılarını özleyen o güzel kız çocukları, çekik kömür gözlü kız çocukları ne güzel, ne de güzel uyumuşlardır. Asi saçları kirpiklerine karışmış yastığın. Yüzlerine çekilmiş pembe bir yorgan, yorganın üstüne yayılmış taze tebessümler.

Ve Hatice yüzünü ilk kez gördüğünde nasıl mutlu, nasıl da mutlu olmuştur. Fevri bir anın, bir tetik basımının götürdüğü burnu, hangi ülkenin ölümünden geri gelmiştir?

~onsekizaralıkonüç.

Ne ışıklı, ne parlak uyanmışlardır ama.

16 Aralık 2013 Pazartesi

Bilim vörsıs Sanat

Yazmak iyi geliyor, kafamdaki dağınıklığı toplayabildiğim nadir yollardan biri. Her yazıya yazmanın yararları üzerine ahkam keserek başlamak zorundaymışcasına bir hal içindeyim. Nadiren yazınca ister istemez giriş-gelişme-sonuç düzenine ihtiyaç duyuyorum ve tabi ki ne yazmak istediğimi bilmeden yazmaya başlamış olmamın da bunda bir etkisi yok değil. Ama ben en sevdiğim yazılarımı hep böyle ne yazacağımı bilmeden yazmışımdır. Sanatsal faaliyetlerin bu özelliğini seviyorum. Başladığınız sonuç tamamıyla muğlak ve bir serüvenin içinde yol alıyorsunuz, ve hiç tahmin edemediğiniz bir düzende ortaya bir şeyler çıkıyor: kelimeler, uyaklar, renkler ya da ışık.  Bilimde ise tam tersi. Ulaşmak istediğiniz bir sonuç vardır ve ona yönelik bir problemi çözmeye çalışırsınız. Bu bir matematik problemi de olabilir, hastalık tedavisi de. Problemi çözdüğünüzde ortaya çıkacak sonucu bilirsiniz, sonuca ulaşan, ulaştıran süreçten, yoldan, yöntemden emin değilsinizdir. Ah aklıma bir şiir geldi. Yaşasın! Hem de ne şiir. "Ne çok sevdim" dediğim şiir. Onaltıocakikibinonikide yazmışım tüm aşşağıdakileri ama hatırlayamadığım bir sebeple blogdan kaldırıp taslaklara almışım. Sahi niye ki? Okuyun ama okuyacaksanız şiiri, sonuna kadar okuyun, ya da hiç okumayın-böyle de buyurganım-.



Yön anı yaşamaktan ortaya çıkar...
Bu senin yönettiğin ve planladığın bir şey değildir, kendiliğinden olur...
...Ve sen onu asla tahmin edemezsin, ancak hissedersin...
O yüzden düz yazı gibi değil, şiir gibi diyorum...
Mantık gibi değil, sevgi gibi... Bilim gibi değil sanat gibi...
...Güzelliği de burada... Ürkek...
Bir yaprak üzerindeki çiy damlası kadar ürkek...
Nereye olduğunu bilmeden nedenini bilmeden kaymak...
Sabah güneşinde, bir yaprağın üzerinde kaymak...
Yön incedir, narindir, kırılgandır...
Hedef, egoya aittir... Yön, hayata, varlığa aittir...
Yön dünyasında hareket etmek için insanın tam bir güvene ihtiyacı vardır...
Çünkü insan, güvensizlik, karanlık içinde hareket etmektedir...
Ancak karanlığın bir heyecanı vardır...
Haritasız, rehbersiz, bilinmeyenin içinde yol alırsın...
Her adım bir keşiftir... Ve bu sadece dış dünyanın keşfi değildir...
Aynı anda içinde bir şeyler keşfedersin...
Bir kaşif, sadece nesneleri keşfetmez...
Bilinmeyen dünyaları keşfederken, aynı zamanda kendini de keşfeder...
Her keşif, aynı zamanda bir iç keşiftir...
Ne kadar çok bilirsen, bilen hakkında da o kadar çok şey bilirsin...
Ne kadar çok seversen, seven hakkında o kadar şey bilirsin...
                                                                          Osho

Dersane danışmanımızın incelemesi için, her gün çalıştığımız konuları, soru sayılarımızı yazdığımız küçük bir defter... Finaller sonrası rutini; hayata çeki düzen vermeye odadan başlama sonrasında ele geçen, hatıra düşen 7 Nisan 2010... Bol kaygılı, bol hedefli, bol egolu bir sınava birkaç gün kala...
Tabi ya sevgi gibi olsun, şiir gibi, sanat gibi...

feeling the soft wind behind, leading you to deep inside la la la

10 Aralık 2013 Salı

Sabiha'ya üç- vedaları sevmeli, ayrılık olacaksa.

This photo has Some Rights Reserved, by Marce Mendez Campos.
Vedasız gidişlere katlanamam Sabiha. Ve bugün anladığım üzere bir gün birisi vedasız çekip gitmiş. Ne zaman gittiğini bilememek beni delirtiyor. Bir not bile yeter oysa ki. Çelimsiz harflerden ufak bir kelime... Öyle pervasız bir cüretle git-MİŞ, meğersem. Kenara düşülecek bir tarihi bile çok görmüş bana.
Bu, bu.. bu öyle bir şey ki... günlerce sonbaharı beklemek, yaprağın renk değişimlerini belleğine ekmeyi beklemek, şemsiyeyle dostluğu beklemek ama bir anda kışın bastırması gibi Sabiha.
Trenin istasyona varmasını bekliyorsun, seyyar hikaye satıcılarından bir öykü alacaksın. Öykünün ne kadar bayatladığı umurunda değil. İlk defa bir tezgahtan öykü seçeceksin arkadaş! Sonra yollar hızlanıyor, gözlerinin önünden önce renkler sonra çizgiler akıyor, sen yavaşlıyorsun, uyku sarmalanıyor çevrene, denizlere dalıyorsun. Ve huzursuz bir itkiyle gözlerin yavaş yavaş değil, bir anda açılıyor; çünkü içinde bilincinin ulaşamadığı bir yer, kalbinde, beyninde, ruhunda, nerede olduğunu hiç bilemeyeceğin bir yer biliyor Sabiha, biliyor... Önce cama bakıyorsun, yola, hıza, dalgalı karasallığa bakıyorsun. Sonra çevrene bakıyorsun, bir çift göz ve bir ses arıyorsun, çarpık çurpuk harflerle istasyon diyorsun, öykü... Yanındaki Karsta inecek amcayı arıyor gözlerin, onun kahverengi lekeli ellerini arıyor, görmüş geçirmiş ellerini, çizgilerden, yorgun kaslardan zor ulaştığın çakır göz bebeklerini arıyor. Kumarcı bir kocaya kendi elleriyle gelin ettiği kızına, gül-tenlisine duyduğu pişmanlığı arıyorsun, memleketteki tarlalarını nasıl sattığını, içinin yarısını nasıl evinin damında bırakıp, kalanını nasıl göç rüzgarına saldığını, tüttürdüğü marlboranın kokusunu arıyorsun. Hiçbiri değil Sabiha, bulamayacağın, hepsi yanında, şuracığında... Sen asıl bir Allah'a ısmarladık'ı, Hayırlı yolculuklar'ı, Hoşcakal evlat'ı arıyorsun. Kalemi alıyorsun, vedaların olmadığı bir öykü yazıyorsun, bir katman daha yükseliyor gidenin arkasından bakma halin. Öykünün arkasından el sallıyorsun, kimse görmüyor.
Yoo, ne kadar anlatsam boş. Bilemezsin Sabiha. Cemal vedasız mı gitti sanki, bir anda mı gitti, -miş eklerinin arkasına mı saklandı Cemal? 
Ah tabi ya o da öyle git-MİŞ-ti.