15 Mayıs 2012 Salı

Dönüşüm by kafkedisi- part 2

part 1 için tıktıkla

Kapı aralığından usulca geçen zaman sonunda, ailesi poğaçayı kabullendiler. Hem poğaçayı kim sevmez ki? Poğaça da durumunu kabullenmişti. Hep demez miydi sürekli kilo vermesini telkin eden annesine, şişman  ve mutlu olacağım diye. İşte şişman, mutlu ve poğaçaydı, Combo!! diye bağırdı. Annesiyle çıkıp alışveriş yaptılar,  malum büyük beden kıyafet bulma sorunundan dolayı kafasına pek uyan şeyler bulamasa da absürt parçaları bir araya getirerek kendine has bir tarz oluşturmuştu bile.

Okula gittiğinde arkadaşlarına kendini tanıtması gerekti, ne de olsa kediden poğaçaya sıçrayış, hayal gücüne muhtaç bünyeler için kavranması güç bir mesafedir. Arkadaşları biraz yadırgadılar en başta, zaman geçtikçe kimisi iyi yürekliliği ve ayrımcılığa karşı olması sebebiyle, kimisi gerçekten eski kedi yeni poğaçayı sevdiğinden dolayı, kimisi de bir poğaçayla arkadaşlık yapmanın avantajlarını göz önünde bulundururak ona iyi davranmaya başladı. Her ne kadar arada bir aç bünyeler tarafından kovalansa da, çok geçmeden bu sorunu da çözümledi. Kendisini kovalayan, onunla dalga geçen insanlara karşı ezik poğaça rolü yapıyor, iyice üzerine doğru geldiklerinde kendini yere atarak üzerlerine bir gölge gibi iniyordu. Yumuşak bir yapıdan oluştuğu için kendisi hiç zarar görmüyordu. Eskisine oranla epeyce popüleritesi artmış, adeta bir müze parçası haline gelmişti diyebiliriz. Hatta arkadaşları hoşgeldin poğaça demek için sürpriz poğaça oluş günü partisi düzenlediler.

Ancak poğaçanın hayatında ufak tefek sorunlar da vardı pek tabi. Ailenin en küçüğü olduğundan ekmek alma görevi onundu ancak fırına gittiğinde undaşlarını görmenin ona tahammülü zor bir acı verdiğini farketti. Poğaça kardeşlerinin yabancı midelere yapacakları zoraki ve çetin yolculuğu düşündükçe susamları ürperiyor, haline şükrediyordu. Duygularını ailesiyle paylaştığında, ekmek alma görevi bir büyük kardeşine geçirildi ve ekmekten vazgeçemeseler de herkes onun yanında poğaça yememeye dikkat etmeye başladı.

Zaman zıplayarak uzaklaşıyordu, insanlar komşunun bahçesine kaçırdıkları topu aramakla meşguldü. Poğaça sıradışı dünyasında, aslında olması gerekmeyen olması gerekenleştirdiklerimizi sorguluyordu. Ani bir kararla dünya turuna çıkmaya karar verdi tanımak için adını telaffuz dahi edemediği diyarları, görmek için varlığından habersiz kaldığı yüzleri ve adımlarından tecrübe damıtmak için. Bir gün sırtında çantası çılgın bir poğaça görürseniz yollarla dost, ona sarılın!(sonu biraz aceleye gelmiş gibi oldu ama olsun sarılmak güzeldir.)

Kafkaya not: Evet uzaktan bakınca biraz araklama gibi gözüküyor olabilir ama itiraf et Kafka, benimki daha güzel oldu. Bir kere eylem var, bu hikayenin filmini çekecek olsak, seninkinde böceğin teki bir odada tıkılıp kalıyor, benimkinde görkemli bir poğaça dünya turuna çıkıyor. Ayrıca benim hikayemde, poğaça kendini sorguluyor ve cevabını buluyor, değiştiremediği şeyleri kabulleniyor ve kendini topluma kabul ettirmeyi de biliyor. Evet dünya kötü Kafka, insanlar da içlerinde azman bir hayvan taşıyor ama aynı zamanda insan öyle bir şey ki  küçük küçücük güzellikleri görebiliyor, miniminicik mutlulukları avuçlarında biriktiriyor. Kenarında yürümek zorunda kaldığı bataklık, onu içine çekmek için can atsa da üzerindeki çamur izlerini temizlemeye niyet edebiliyor (olumluluk fışkırması)

Son söz: Bu öykü sabahların acelesinde yediğiniz poğaçadan ısıracağınız lokmalarda yaşayacak (beni unutmayın diyen yazar)

8 Mayıs 2012 Salı

Kimsesiz Mektuplar 3- java kitabıma

Sevgili Java kitabım,
Çok şekersin. En sevdiğim ders kitaplarından birisin. Okurken su gibi akıyor bilgiler beynime ve sayfalar alelacele katlanıyor birbirinin üstüne. Zıplayan toplar, tic tac toe'lar, adam asmacalar yapıyoruz seninle birlikte. Çizgiler, butonlar, metinler ve renkler. Doğru parçaları birleştirirsek uçan halı bile yapabiliriz bence. Ve seni okurken gofret yiyorum genelde. Ki ben gofretimi herkesle paylaşmam bilirsin.

Ancak bir maruzatım olacak. Bu kadar kocaman olmak zorunda mısın? Derli toplu olman hoş tabi. Aradığımız her şeyin tek bir başlangıç ve tek bir sonu olması. Şu dünyanın gerçeklik düzleminde alışılmadık bir yekpare oluş. Ama bir düşün, önünde keşfedilmeyi bekleyen yeryüzünü, gökyüzünü, birbirinden değişik insanların yüzünü. Seni park bahçe, sıra masa gezdiririm. Bir kitaplık rafına tıkılmışlığın dolup taşan sıkıntısı, buhar olup uçuşur.

Ben isterim ki, çalışmam gereken üniteler, ihtiyacımın yoğunluğuyla özgürlüklerine kavuşsun, dağılsın parmaklarıma, sığsın çantama. Ve dahi bir göz hareketimle, açılsın sayfalar. Kodlardan masallar kur, çalıştır ve anlat bana geceleri. Bu mektubun biraz daha uzaması halinde, hayal gücümün derinliklerinde kaybolmandan korkar, gözlerinden öperim.

Gönderen: Kedinin emektar omuz ve sırt ağrıları ve ağrıların çocukları ah uh sesleri

Alıcı:  Tam adı "Introduction to Java Programming" olan Java Kitapçığım (çık şüphesiz bir sevgi eki olup, kesinlikle küçültme eki olarak kullanılmamış olduğu ekteki belgelerden de rahatlıkla anlaşılabildiği üzere; ekteki belgeler

Mutlu mesut yaşamakta olan 1366 sayfa, balkondan aşağı sarkan rengarenk çocuk kağıtlar ve kalemliğin görkemli gölgesinin bir parçası
Bahsi geçen tictactoe'lar ve bahsi geçmeyen arabalar

)


3 Mayıs 2012 Perşembe

günlük 7 (haksızlık)

Ah seni ne çok ihmal ettim günlük, gün gün yaşamak hayatı, ne daha fazlası ne daha azı, neyse daha fazla saçmalamadan susuyum. Diyeceğim odur ki günlük gözlerim bağımsızlıklarını ilan etmek üzere ve barış müzakereleri için iki cam arkasından bakmak zorundayım hayata. Oysa her şey öyle mükemmel değil. Çünkü gözlük bana yakışmıyor, en yakışanı bile yakışmıyor günlük anlatabiliyor muyum? Ve her şey daha bir buğulu artık. İnsanlara bakıyorum, kaşları gözleri seçilmiyor, sanki aslında orda değiller gibi titrek. Bazen bunun etkisine bayağı kapılıyorum günlük, alaca renkler arasında sürükleniyor gibiyim, ürkek bir boşluk içindeki tek varlık gibi hissediyorum. O zaman hiçbir şey gerçek gelmiyor bana, daha az üzülüyorum.

Yazmak nasıl bir şey günlük, tarifi yazarak bile zor. Günlük diye bir kelime varmış, ben de bunu duymuşum, sonra bu kelimeyi adam yerine koyup derdimi anlatmışım. Ne fantastik bir dünyamız var değil mi? Edebiyat, hayatı hayal yapıyor sanki, hoş bence. Ama bir şey farkettim günlük, edebiyat yazılarda yaşıyor, sözlerde değil. Tutup da arkadaşınla konuşurken zamanın çok hızlı geçtiğini belirtmek için yelkovan saniyeleri biçti geçti diyemiyorsun mesela, off saat kaç olmuş falan diyorsun, işlerin büyüsü bozuluyor. falan'ı da hiç sevmem. Ergen bir kediyken, hitabetle, güzel konuşmayla ilgili bir yazı okumuştum. Ya, yani, falan, şey gibi kelimelerin ifade gücünü azalttığından dolayı güzel bir konuşma için kullanılmaması gerektiği yazıyordu. O günden beri ola ki ağzımdan bu kelimelerden biri kaçsın, dikkatim dağılıyor, cümlenin kalanını unutuyorum, ah cümleyi batırdım derken heyecanlanıyor ve kekelemeye başlıyorum. Domino etkisi. Diyorum ki o yazıyı okumamış olsaydım acaba daha mı güzel konuşurdum. Bazı şeyleri hiç bilmemek daha iyi günlük inan bana. Hele bildiğinde elinden bir şey gelmeyecek olan şeyleri. Birisi demişti ki "kedi sen ne çok dolayısıyla diyorsun.". O günden beri çok nadir dolayısıyla derim, oysa ne çok severim dolayısıyla'yı ben. Bu haksızlık bence, neden öyle dedi ki yani.