Şu aralar beni mutlu eden pek çok şeyden çok daha mutlu edecek bir şey şu ki erik mevsiminin biran önce gelmesi. Aslında kendisi mevsim değil, çünkü çok kısa sürüyor ve geçen senelerde bu kısa zamanı iyi değerlendiremediğim için üzgünüm. Bu kez telafi edeceğim. Günde üç öğün erik yiyeceğiiim! Challenge accepted. Yeşil ve erik. Nam nam nam. İnsanlar bir filmin çıkmasını bekler heyecanla, mezun olmayı bekler sabırla. Ben erik yemeyi bekliyorum. Bir acayiplik var. Ya da biraz oburum.
Canınızı çektirmemek için bir erik fotosu koymadım. Böyle de düşünceliyimdir, öhöm.
5 Mart 2014 Çarşamba
Bugünler yedi
İki mart günü yine Güvenpark'tayım. Bu kez kuşların eylemiyle, Kırım mitingi yanyana. Arkamda farklı bir coğrafyadan, bilmediğim bir dilde konuşan ama kendimi çok yakın hissettiğim insanlar var. Kalpaklı dedelerin arasından geçerken, Kırım'da ve dünyanın herhangi bir yerinde zulüm altında olan her insan için dua ediyorum. Nergis ve sümbülü bir elinde tutan, satmadan önce bir kez daha son kez koklayan çiçekçi amca olasım geliyor. Kokluyorum, biraz bulut, biraz kuş ama ne nergis, ne sümbül, yalnız hava! Kokusunu bile parayla satıyorlar diye hayıflanıyorum. Dolmuşta yine siyaset konuşuluyor. Ah deli olacağım, birileri yine halkımızın aptal olduğundan dem vurdu. Yüzde yüzümüzü-aptal olmadığı varsayılan- yüzde kırkın içine sokuşturmaya çalışmaktan ülkenin bu hali, sığ-a-mıyor, patlatıyoruz ülkeyi.
Bu gözümün önünden geçen görüntüler... Birkaç kuş havalandı gri binalardan birinin çatısından, dolmuş köşeyi dönerken. O an gözlerimin içinde tam gördüğümü, gördüğüm şekilde çeken bir fotoğraf makinesi olmasını diledim, bir kez ve bir kez daha! Sonra aklıma hafızam geldi, içine çektiği binlerce milyonlarca görüntü. Her ne kadar dosya adları karışmış ve ilk netliğinde ulaşılır olmasa da, orada olduklarını bilmek güzel. Gözlerimi kapattım, bugüne kadar gözlerimin önünden geçen her görüntüyü aynı anda hayalime getirmeye çalıştım. Rengarenk ve çok aydınlık bir karanlık oluştu gözlerimin içinde. Tasvir edilmesi, başkasına hissettirilmesi imkansız. İnsan işte böyle anlarda yalnızlığını çok daha derin hissediyor, tek ve eşsiz oluşunu, hiç paylaşamayacağı ve Allah'a inanmıyor olsa delireceği şeyleri...
Bu gözümün önünden geçen görüntüler... Birkaç kuş havalandı gri binalardan birinin çatısından, dolmuş köşeyi dönerken. O an gözlerimin içinde tam gördüğümü, gördüğüm şekilde çeken bir fotoğraf makinesi olmasını diledim, bir kez ve bir kez daha! Sonra aklıma hafızam geldi, içine çektiği binlerce milyonlarca görüntü. Her ne kadar dosya adları karışmış ve ilk netliğinde ulaşılır olmasa da, orada olduklarını bilmek güzel. Gözlerimi kapattım, bugüne kadar gözlerimin önünden geçen her görüntüyü aynı anda hayalime getirmeye çalıştım. Rengarenk ve çok aydınlık bir karanlık oluştu gözlerimin içinde. Tasvir edilmesi, başkasına hissettirilmesi imkansız. İnsan işte böyle anlarda yalnızlığını çok daha derin hissediyor, tek ve eşsiz oluşunu, hiç paylaşamayacağı ve Allah'a inanmıyor olsa delireceği şeyleri...
2 Mart 2014 Pazar
Bugünler altı- kantin edebiyatı
Odamda gölgesiyle kavga eden bir farfara var.
Bugün Güvender Ygs denemesine girdim. Her yer liseli pek tabi. Kantin falan vardı. Kantin olayını daha erken hatırlasaydım simit çay yerine kantin patatesli ekmeğini tercih ederdim. İlkokuldayken bazı arkadaşlarımın annesi ekmek arası patates kızartması koyardı çocuğunun beslenmesine. Benim için patates kızartması tabağa konur ve ekmeksiz yenir o zamanlar, çünkü anneciğim karbonhidratı karbonhidratın içine koyup yemeği sağlıksız bulmaktadır ki nitekim öyledir de. Ben patatesliyle ilk kez ortaokul kantininde tanıştım.
Okulumuz iki bloktu. B bloğun zemin katında kantin. Okulun ilk günü Ebru diye bir kızla tanışmışım, ilk tenefüste bahçede takılıyoruz, bu bir ara kantine gideceğim dedi. B bloğa girdi, bekliyorum bekliyorum gelmiyor. Ben de gireyim dedim ama inşaat işlerinden mütevellit B bloğun girişi bir toz bulutu, sanki içeri giren bir daha çıkamamak üzere tozlu derinliklerde yitip gidiyor. Cesaret edemedim dostlarım, biraz daha bekledim, sonra sınıfa geri gittim. İlk derse olduğu gibi ikinci derse de geç kalmıştım. Sonra bu zamanında gidememe hali yakama yapıştı. Geçenlerde bir derse ilk defa bir beş dakika erken gelmişim. Bazı arkadaşlarım kapının önünde muhabbet ediyorlardı, Oo erkencisin, hayret! Hep geç geliyorsun? dediler. Ben de tarzım bu, elimde değil dedim. Ve uzun zamandır görmediğim başka bir arkadaşla karşılaştık, sohbet ettik derken, o erken gittiğim derse dahi GEÇ girmeyi başardım arkadaşlar. Kantin yok tabi şimdi.
Kızılay'ın ortanca hengamesinde bir binaya sapıyorsun, şansına düşenler hep dikine binalar, çıktıkça çıkıyorsun. Tahtası sırası aynı, pencereden bakınca gördüklerin aynı, içindeki insanlar farklı insanlar ama sanki yaşlanmaktan muaf olan aynı insanlar gibi. Ben eğitim hayatım boyunca bir yıl dersaneye gittim ve okulum olmadığı için mezunlarla aynı sınıftaydım. Haftaiçi sabah dokuzda başlayıp birde biterdi dersler. Bu yüzden benim dersane anılarım hep aydınlık. Işıkları yaktığımızı hiç hatırlamam. Bugün beşte sınav başlamadan önce, güneş batmak üzere, ışıklar açılmış. Batan güneşin tüm gücüyle dağıttığı güçsüz ışınların arasına karışan bir floresan aydınlığı içimi bulandırıyor, evde olamamayı temsil ettiği için belki de. Çünkü benim dünyamda ışıklar açılırsa, perdeler kapatılır. Üstelik zihnimde dersaneler hep aydınlık. Sonra toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan, yılları okuldan çıkıp dersaneye gitmekle ve o dersaneden yıldızların eşliğinde dönmekle geçmiş insanlar geldi. Onlar dersane anılarını hep floresan lamba ışığında hatırlıyordur diye düşündüm.
Saat beşe kadar türlü şeyler olmuştu gün içinde. Güvenparkı sabahın sekizi ve ikindi dördünde olmak üzere iki kez görmüştüm, sabah kuşların eylemine katılmış, ikindi eylem yapanların sahte paralarına basarak geçmiştim, ellerim üşümüş, düşmekten korkmakla, kayarken eğlenmek arasında çok kez dönmüştüm, rigor mortis ile önalım hakkının arka arkaya geçtiği çok dönemeçli, rengarenk sesli, uzun bir sohbete dalmış, yeni bir insan ve bir kuşla tanışmış, bir hayır kurumu gibi görmeye başladığım Ankara'nın emektar fotokopicilerinde beş metrekareye iki basamaklı en küçük doğal sayı kadar insan beraber sığmıştım. Hafızamın özellikle geçmiş yaşantılarımla ilgilenen kısmının -episodic memory- iyi olmasının sebebinin, günün tahlilini, olmuş olanlarla olması gerekenleri, tahmin edilenlerle olması beklenmeyen iyi sürprizleri karşılaştırmaları o gün akşamında yapmış olmama borçlu olduğumu keşfettim*. Evet dostlarım, işte tüm bu çözümlemeleri türkçe testinde yaptığım için hemen hemen her soruyu iki kez okumam gerekti -.- Ama bu değil sınavımın kötü geçmesinin sebebi. Hala toparlayabilirdim. Lakin bir ara kantinci abla elinde yirmiye yakın ülker çikolatalı gofret ve çayın olduğu bir tepsiyle sınıfa girdi. Sınıfcak -yazım yanlışı?- gözlerimiz parladı, önümdeki iki kızın birbirlerine bakarak hissettikleri coşkuyu paylaşmalarını gözlerimle gördüm. Sonra o tepsi gözetmen hocaya uzatıldı, hoca bir çay ve gofret aldı, kapı kapandı. İçimiz paramparça. Ülker çikolatalı gofret diyoruz, sevmeyen var mı?, abi çay ya uğruna şiirler yazılmış çay. Çöl susuzluğundan elim soruların arasında bulduğumuz çay, bir serapmış. İşte ondan sonra benim için o sınav bitti.
Bu da böyle bir günümdür.
Bugün Güvender Ygs denemesine girdim. Her yer liseli pek tabi. Kantin falan vardı. Kantin olayını daha erken hatırlasaydım simit çay yerine kantin patatesli ekmeğini tercih ederdim. İlkokuldayken bazı arkadaşlarımın annesi ekmek arası patates kızartması koyardı çocuğunun beslenmesine. Benim için patates kızartması tabağa konur ve ekmeksiz yenir o zamanlar, çünkü anneciğim karbonhidratı karbonhidratın içine koyup yemeği sağlıksız bulmaktadır ki nitekim öyledir de. Ben patatesliyle ilk kez ortaokul kantininde tanıştım.
Okulumuz iki bloktu. B bloğun zemin katında kantin. Okulun ilk günü Ebru diye bir kızla tanışmışım, ilk tenefüste bahçede takılıyoruz, bu bir ara kantine gideceğim dedi. B bloğa girdi, bekliyorum bekliyorum gelmiyor. Ben de gireyim dedim ama inşaat işlerinden mütevellit B bloğun girişi bir toz bulutu, sanki içeri giren bir daha çıkamamak üzere tozlu derinliklerde yitip gidiyor. Cesaret edemedim dostlarım, biraz daha bekledim, sonra sınıfa geri gittim. İlk derse olduğu gibi ikinci derse de geç kalmıştım. Sonra bu zamanında gidememe hali yakama yapıştı. Geçenlerde bir derse ilk defa bir beş dakika erken gelmişim. Bazı arkadaşlarım kapının önünde muhabbet ediyorlardı, Oo erkencisin, hayret! Hep geç geliyorsun? dediler. Ben de tarzım bu, elimde değil dedim. Ve uzun zamandır görmediğim başka bir arkadaşla karşılaştık, sohbet ettik derken, o erken gittiğim derse dahi GEÇ girmeyi başardım arkadaşlar. Kantin yok tabi şimdi.
Kızılay'ın ortanca hengamesinde bir binaya sapıyorsun, şansına düşenler hep dikine binalar, çıktıkça çıkıyorsun. Tahtası sırası aynı, pencereden bakınca gördüklerin aynı, içindeki insanlar farklı insanlar ama sanki yaşlanmaktan muaf olan aynı insanlar gibi. Ben eğitim hayatım boyunca bir yıl dersaneye gittim ve okulum olmadığı için mezunlarla aynı sınıftaydım. Haftaiçi sabah dokuzda başlayıp birde biterdi dersler. Bu yüzden benim dersane anılarım hep aydınlık. Işıkları yaktığımızı hiç hatırlamam. Bugün beşte sınav başlamadan önce, güneş batmak üzere, ışıklar açılmış. Batan güneşin tüm gücüyle dağıttığı güçsüz ışınların arasına karışan bir floresan aydınlığı içimi bulandırıyor, evde olamamayı temsil ettiği için belki de. Çünkü benim dünyamda ışıklar açılırsa, perdeler kapatılır. Üstelik zihnimde dersaneler hep aydınlık. Sonra toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan, yılları okuldan çıkıp dersaneye gitmekle ve o dersaneden yıldızların eşliğinde dönmekle geçmiş insanlar geldi. Onlar dersane anılarını hep floresan lamba ışığında hatırlıyordur diye düşündüm.
Saat beşe kadar türlü şeyler olmuştu gün içinde. Güvenparkı sabahın sekizi ve ikindi dördünde olmak üzere iki kez görmüştüm, sabah kuşların eylemine katılmış, ikindi eylem yapanların sahte paralarına basarak geçmiştim, ellerim üşümüş, düşmekten korkmakla, kayarken eğlenmek arasında çok kez dönmüştüm, rigor mortis ile önalım hakkının arka arkaya geçtiği çok dönemeçli, rengarenk sesli, uzun bir sohbete dalmış, yeni bir insan ve bir kuşla tanışmış, bir hayır kurumu gibi görmeye başladığım Ankara'nın emektar fotokopicilerinde beş metrekareye iki basamaklı en küçük doğal sayı kadar insan beraber sığmıştım. Hafızamın özellikle geçmiş yaşantılarımla ilgilenen kısmının -episodic memory- iyi olmasının sebebinin, günün tahlilini, olmuş olanlarla olması gerekenleri, tahmin edilenlerle olması beklenmeyen iyi sürprizleri karşılaştırmaları o gün akşamında yapmış olmama borçlu olduğumu keşfettim*. Evet dostlarım, işte tüm bu çözümlemeleri türkçe testinde yaptığım için hemen hemen her soruyu iki kez okumam gerekti -.- Ama bu değil sınavımın kötü geçmesinin sebebi. Hala toparlayabilirdim. Lakin bir ara kantinci abla elinde yirmiye yakın ülker çikolatalı gofret ve çayın olduğu bir tepsiyle sınıfa girdi. Sınıfcak -yazım yanlışı?- gözlerimiz parladı, önümdeki iki kızın birbirlerine bakarak hissettikleri coşkuyu paylaşmalarını gözlerimle gördüm. Sonra o tepsi gözetmen hocaya uzatıldı, hoca bir çay ve gofret aldı, kapı kapandı. İçimiz paramparça. Ülker çikolatalı gofret diyoruz, sevmeyen var mı?, abi çay ya uğruna şiirler yazılmış çay. Çöl susuzluğundan elim soruların arasında bulduğumuz çay, bir serapmış. İşte ondan sonra benim için o sınav bitti.
![]() |
| Bugün tanıştığım kuş: bay çiko. Bir kuş ve parmağın duygusal anları... Soldaki fotoğraf: İlk bakış. Sağdaki fotoğraf: Kucaklaşmalar... |
Bu da böyle bir günümdür.
Etiketler:
28 Şubat,
Berlin Duvarı,
bugünler,
dersane,
farfara,
gözlemler,
güvender denemesi,
İsmail Abi,
kantin,
kuşların eylemi,
sosyolojik değişimler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


