26 Şubat 2012 Pazar

günlük 5 (kapkek)

Fotoğrafın alındığı web sitesi: http://www.flickr.com/photos/_sk/4257527546/%22%3EPetitPlat - Stephanie Kilgast

Sevgili günlük, insanlar kendilerine çilek kokulu cupcake dememeli bence. Yani hiç anlamıyorum ıslak kekin modası ne zaman geçti, yakalayamadım. Ben hala yapar, afiyetle yerim efendim. Ayrıca daha öteye de geçerim ve bu ülkenin ıslak keklere büyük ihtiyacı olduğunu iddia ederim. Hatta düşündüm de kuru kuru püskevit vaatlarinin yanında benim ıslak kekim devrim yapar kesin. Politikaya mı atılsam napsam, çene desen var, uydurukçu ve abartıkçı ekibim desen peşim sıra gelmekteler. Oğlum, çiftlikten hindiyi getir, düşünsün bunu.

Aramızda kalsın çocukken ıslak kekin üstüne oturmuşluğum vardı. Ama insan koltuğun üstüne ıslak kekli tabağı koyar mı günlük, galiba onu da oraya ben koymuştum, sus bakıyım, neyse ki ıslak kekçiklere bir şey olmamıştı, boyları kısalmıştı hafiften o kadar.

Kek demişken bizim bir arkadaş vardı, ne zaman pasta börek yapacak olsa limonlu kek yapardı. Yani anlamıyorum, nedir ki bu limon takıntısı? Bence portakal dediğin bir keke çok daha çok yakışır.

kedi bu yazı için fotoğraf ararken pastaya acıktı, mutfağı karıştırmalarda.

Özgür Harfler Ağacı

Kelimelerin sayfalarda bırakacağı izlerden korkan bir kalem yazmaya başladı. Hiçbir silginin silemeyeceği, kağıdın içine işleyen, üzeri karalandığında dahi kurşunun şeklini aldığı izler ne çok korkutur küçük hesapların yazarını. Oysa özgürlük sonsuz beyazlıktaki dokunulmamış sayfalarda değil, bir ruhun yansımalarını kaygısızca taşıyanlardadır. Kalemin kendini evinde hissettiği, kelimelerin bilinmez yolculuklarda konakladığı... Özgür sayfalarda çirkin yazı yoktur, karalanan kelimeler de öyle, belki üstü çizililere rastlanabilir ancak, o da yalnızca okurun kafası karışmasın diye. O yazılar ki ulaşılmaz düşüncelerin elekten geçmemiş halidir, o yüzden öyle saf ve değerli.

Hızlanır kalem saniyelerin birbiri üstüne bindiği acele vakitlerde. Harfler birbirine yaklaşır, yaslanır, kimisi kucağında bebek harfler taşır. Kalem kaybedeceğini bile bile düşünceyle yarışır.

Harflerin değişkenliğini çaresiz kabullenir kağıt. O harfler ki bir çocuğun elinde büyür, doktorun elinde karmaşıklaşır. Kimi zaman çocukların çevresinde toplandığı masallar anlatır, kimi zaman bir gazetede köşe yazısı olur, insanlar sağa sola ayrılır. Hakim dinler, hükmü verir, yaz kızım yazar; i  d  a  m. Harfler boynuna dolanır adamın, adamın harfleri boğazına tıkanır, adam ağaçta sallanır.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Kimsesiz Mektuplar 1- ilham kuşu'na

Sevgili ilham kuşum,
Nerelerdesin? Senden haber alınamıyor, cıvıltın duyulamıyor günlerdir. Hepimiz tarifi zor bir hüzne tutulduk, çoğu kelime dilimiz üzerindeki yolculuklarını tamamlayamıyor artık, tamamlayabilenler ise güç bela, artık anlaşılamaz halde, eksik... Noktalar virgüllere susamış, yazarlar iki noktayla noktalı virgül arasındaki ayrım için duraksamayı özlemiş durumda. Çiçekler, edebiyat kokusuna hasret.

Sen ki gelip neşe salardın etrafa, kalemler senin hatrına dağıtırdı mürekkeplerini kağıtlara ve bir el, genelde sağ el tatlı bir yorgunluğa açardı parmaklarını, parmaklar ufuksuz bir denizde kaygısızca yüzerdi. Titrek bir mum ışığı, sönmeden önce dağıtırdı utangaç huzmelerini, sessizliğin sesine eşlik ederken biz. Hiçbir şey tam olmuyormuş gibi hissettiren, içimizi yiyen his, sen gelince nefesinle uzak gezegenlere göç ederdi. 

Çağrışımlar bütünsel değil artık. Onlar da terketse belki biraz huzur bulabiliriz, ancak böyle bir huzur zavallılığı da yanında getirir. Hiçbir şey bilmediği için hiç üzülmeyen insana benzer.

Yine çağrışım... Bir hikaye; bir çocuk sabah uyandığında yalnızca kendisinin görebildiği başının üstüne konmuş bir kuşla uyanır, senin gibi insanın içine içine konuşan bir kuşla. Detayları anımsamıyorum,hikayenin sonunda kuş gidiyordu sanırım, nedenini de hatırlamıyorum. Bunu da ana konuya bağlayamadım, eğreti kaldı. Sen yoksun diye.

Tren vagonları gibi sıralanmadan önce kelimeler, renklenmeleri lazım, boya kalemlerini unutma, getir.

5 Şubat 2012 Pazar

Teknolojinin Kaprisi

Aa ben bu yazıyı unutmuşum. Yine çoşkulu bir gevezeliğe sahip olduğum bir andı. Yorum yaparken epeyce uzamıştı, yazı yapıyım demiştim. Konu, günlük 1'de dertlendiğim üzere teknolojik aletlerle aramızdaki şiddetli geçimsizlik. Ve başlıyoruuuz:

Telefonum; şarj aletiyle bir uyumsuzluk içine girip, beni yüzüstü bıraktı gitti. Şimdi boş vakitlerimi insanların telefon numaralarını yeni telefonuma kaydetmekle geçiriyorum.

Fotoğraf makinem; daha çiçeği burnundayken, ceplerinden onun için bir buçuk milyar vermiş güzel ebeveynlerimin önünde yerlere atarak kendini, rezil etti beni sokağın ortasında. Sayesinde epey bir dırdır dinledim.

İlk laptop'ım; kendisine olan olanca sevgime rağmen, interneti tutup yakalamada ciddi sorunlar yaşıyordu. Daha hızlı koş, yapabilirsin diye sürekli motive etmeme rağmen, işi mahvediyordu. Bütün enerjimi, iyimserliğimi onun için harcadım ama yok efendim yok. Tam bağlandı diye sevinmişken bir anda bağlantı kopuyordu, en ihtiyacım olduğu zamanda, modemin başında -ki kendisinin bulunduğu mekan antre olduğu için koltuktan yoksundu- adeta nöbet tutuyor, volta atıyordum. İnternet bağlantısı gerektirmeyen bir iş yaptığımda ise, küçük cadı sanki çok bir şey başarmışçasına gözüme sokuyordu internete bağlanabildiğini. Haylaz kerata, resmen oynatıyordu beni.

İkinci laptop'ım; kardeşimden yadigar ve yurtdışından ithal. Tabi ecnebi bizim kültürümüzden anlamıyor. i,ş,ü,ğ gibi harflerle arası epeyce bozuk. Neyse aradaki kültür farkını bir şekilde kompanse etmiştim ki, bu çatır çutur sesler çıkarmaya, soba kıvamında ısınmaya ve dahi evi ısıtmaya, yorulunca da bana-yani patronuna- sormadan kendini kapatmaya başladı. Tabi umarsamazın teki olduğu için, benim o an onunla ne derece önemli bir iş yaptığımla zerre kadar ilgilenmiyordu.

Flash disk -kod adı yuvu-, bir virüsle birlikte yaşamaya karar vermiş. Bu virüs milletini bilirsin, nasıl acındırdıysa kendini, dayanamamış bizimkisi. Onlarca kez format attım, beynini sildim, unutucaksın o virüsü ondan sana hayır gelmez dedim, dinletemedim. Ne zaman birisine bir şeyler yüklemesi için versem yuvu'yu-ki kendisi gözdemdir 4 gb olması hasebiyle- bozuk getiriyordu, yolda oynayıp kırıp döküyorlardı dökümanlarımı.

Kulaklık, şarj aleti gibi ufaklıklara değinmiyorum bile. Durum böyle kedisevenlerim. Yine de az kolaylık getirmediler hayatıma, eklemesem olmaz.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Pişman Kedi 1- Tosbağa

Bir soru sorancığım vardı. Söz vermiştim, pişmanlıklarımı yazacaktım. Pişmanlık, insan hayatının bir evresinde var olup sonra karşımıza çıkmayan bir kavram olsaydı, bir yazıda toparlayabilirdim belki ama öyle değil. Bu sebeple bir yazı dizisi hazırlamaya karar verdim.

Çok pişman oldum. Hala her geçen gün pişmanlıklarım artıyor. Eski pişmanlıklarımı hatırlayıp tekrar tekrar pişman oluyorum, geri kalan zamanlarımda da ileride pişman olacak şeyler yapıyorum ya da yapmış olduklarımı farkedip yeni pişman olmalara başlıyorum.

Mesela bir gün Ege'nin bir köyündeyiz (böyle yazınca daha bir havalı oluyor nedense). Bizim köydeyiz yahu, gitmesek de kalmasak da hep orda bizi bekleyen bizim köy. Kuzenlerimle dağ taş geziniyoruz. Çocukken insanın pek vakit sıkıntısı olmuyor, nakit de ya dededen ya babadan akıyor zaten, oh gel keyfim gel. Neyse böyle gezinirken biz, karşımıza bir kaplumbağa sürüsü çıktı. Tabi kaplumbağayı masal kitaplarından tanıyan ben ve kardeşim, kuzenlerimin 'tosbağa, tosbağa' diye verdikleri alarmla bu sürünün masallarımıza konu olan, azmiyle tavşanı yenen, pek şirin olmasa da iyi meziyetlere sahip kaplumbağalardan oluştuğunu kavrayamadık. Düşünerek kolayca bulabileceğimiz bir şeyi, kulağımızın dibindeki tosbağa bağırışlarının içinde düşünemediğimiz için bulamadık, işte öyle bir şey. Yerden alınan taşlar, sürünün taş gibi sırtına ya da evine yer çekimi kuvvetinin verdiği ivmeyle hızlanarak düştüler. Taş, taş gibiyi ezer. Bu gerçek, sonraki yıllarda -her ne kadar hafızam bu bilgiyi sağlayamasa da bana- tanıklardan birinin ifadesine göre sırtı kanayan kaplumbağalarla doğrulanmıştır.

Eve dönünce annemden tosbağaların kaplumbağalar olduğunu öğrendik. Pişmanlığımı hala, 'ben tosbağa diye bağırılınca korktum, zarar verecek bir hayvan sandım' sözleriyle ifade eder, kendimi, vicdanımı suçun içinden çekip çıkarmaya çabalarım. Ama ne kadar yetersizdir. Hayvanlar kaçamadılar bile. Nasıl korktun daha kendini koruyamayan hayvanlardan?

Yıllar geçti ama hala aklıma geldikçe duygulanırım. Dev gibi insanlar dev sesler çıkararak dev taşları üstüme fırlatsa ve ben hayvanlar aleminin en yavaş yürüyeni, en zararsızlarından biri olsam, ne feci korkardım ama. Hasılı çocuklara öğretmek lazım; tosbağa=kaplumbağa.