Yılın son günleri, devbirkedi'nin en sevdiği rakam olan yedi'nci yazısı.
Hala kolay kolay uyum sağlayamam değişen rakamlarına yılların. Ve biliyorum yine ben 2011 demeyi, tarihleri 11'li atmayı bıraktığım günlerde, 2012'nin son demlerini yaşıyor olacağız. O yüzden diyorum ki, acaba gelen bu yeni yılın 2013 olduğuna kendimi inandırsam, 2013 gelinceye kadar hazır olabilir miyim ona adıyla seslenmeye.
Biz yeni gelen yıllara odaklanmışken böylesine, usulca çekip giden yılların yanlarında bize ait neleri götürdüklerini düşünmüyoruz. Sonra sonra bazen aynaların yansımalarında görüyoruz küçük kırışıklıklar, sarkan dokular. Peki büyüyen çocuklar, ölen insanlar ve değişen yollar olmasa, insan fark eder miydi değişenin yıllar değil, zaman olduğunu? O sokağı kaplayan adımlar, çınlatan oyunlar, sesler nereye gittiler?
Ve insan yine soru sordu.
"Nereye Gidiyoruz?"
30 Aralık 2011 Cuma
28 Aralık 2011 Çarşamba
Şey, mm... şey dicektim ben, şey...
Evet sayın kediseverler, bugünkü konumuz şey. Çok bir şey oldu bu şimdi ama hemen açıklık getireceğim. Bu kelime hem en çok kullanılan hem de en çok aşağılanan kelimedir. Ben kendisini bir zamanların sündürülmüş peynir, uzatılmış sakız kıvamında olan Küçük Besleme dizisindeki Fatma karakterine benzetirim. Fatma, hanımının bütün eziyetlerine rağmen, onu çok sever, peşinden ayrılmazdı. İşte bu "şey" de yasaklılar listesinde olmasına rağmen, "hanımım, hanımımmm" diye diye insanın dilinden düşmez. Aslında baya da fonksiyonel olmasına rağmen değeri bilinmez garibimin. Şey kelimesinin değerini ifade edebilmek ve onu hak etmediği muamelelerden koruyabilmek için koptum geldim.
Bir kere insanı bir şey söyleme sıkıntısından kurtarır. Dersin ortasında hoca seni kaldırdı, alakasız ya da senin hiç alakadar olmadığın bir soruyu soruyor ısrarla. Bilmiyorum demek suçun kabulü olup, anında cezalandırılmayı gerektirir. Dolayısıyla böyle bir durumda en kolay yol, şey kelimesiyle süreyi uzatmak, dış faktörlerin (zira iç faktörler yetersiz kalmıştır, tamtakır kuru bakır anlayacağın) imdada koşma şansını artırmaktır. Bu dış faktör, hocanın gözüne girmeye çalışan inekgillerden bir öğrenci olabileceği gibi, insafa gelen veya yeterince insafsız olmayan öğretmenin cevabı kendi vermesi de olabilir.
Sadece okul sıralarında değil, şey kelimesine, insanın hayatı boyunca ihtiyacı sürer. Diyelim ki en yakın arkadaşınız, öyle ki sevgi kelebekleri uçusuyor etrafta, gitmiş saçını boyatmış veya yeni bir elbise almış, giymiş gelmiş. Gelmiş soruyor ısrarla beğenip beğenmediğinizi, egosunu okşamanızı bekliyor. Eğer yalanın pembesini, beyazını dahi üzerine bulaştırmak istemeyen dürüst bir bünyeyseniz, işler bu durumda yalnızca şey kelimesine kalıyor. Ama yalnızca "Şey…" demek olmaz. En yakın arkadaşın tatminkar bir cevap alana kadar işin peşini bırakmama eğiliminde olması çok muhtemeldir. Sanki çok beğenmişmiş gibi bir ifade takınılmalıdır. Gözler parıldamalı, dudaklar dişleri gösterecek şekilde aralanmalı, çoşkulu bir sesle “Çok şey olmuşsun şekerim!” diyerek durum kotarılmalıdır. Bu da şey kelimesinin kullanımında ne kadar tecrübe sahibi olmanızla doğru orantılıdır.
Şey kelimesinin yanlış kullanımına örnek vermeden olmaz. Burada tamamen gerçek bir anıma başvuracağım. Bir zamanlar devbirkedi’nin ayrı bir yazı ile karakter tahlili yapılası bir öğretmeni vardı. Adı da uğurböcüğü olsun. Birgün kalktı bu uğurböcüğü, biz genç dimağlara şey kelimesine olan nefretini, bu kelimenin zararlarını aktarmak isterken, aslında şey kelimesi alışkanlığının ne kadar yapışkan bir “şey” olduğunu gösteren bir cümle kurdu. Bu cümle ironi kelimesinin kullanım alanlarından birine örnek olabilir. O meşhur cümle: “En sevmediğim şey, şey kelimesidir.” Ben kendisinden en azından ilk “şey” i söylediğinde, uyanmasını ve cümlenin devamını bir öksürük, hapşırık yardımıyla anlaşılmaz hale getirmesini beklerdim. Cümlenin ilk “şey”den sonraki kısmını hüp diye içine çekse ve sanki ortada bir cümlenin yarım kalmış başı yokmuş gibi davranıp, başka bir cümleye başlasa dahi devamını getirmekten daha tercih edilir bir eylemde bulunmuş olurdu. Zaten kimsenin kalkıp da "Hoop! Nerde bu cümlenin geri kalanı?" diye hesap soracak hali yoktu. Buradan şey kelimesinin bilinç ve otokontrolü zayıflattığı ve anlatım bozukluklarına sebep olduğu yorumunu getirenlere sesleniyorum, neden çamuru hep “şey”e atıyor ve suçu hiç kendinizde aramıyorsunuz?
Etiketler:
anlatım bozukluğu,
bu da böyle bir anımdır,
ironi,
kelime,
küçük besleme,
şey,
yazıktır
24 Aralık 2011 Cumartesi
İlham Gelince
İlhamın ontolojik ispatı değil bu yazının konusu. Zira ilham olmasa burada saçmalayamazdım. Hakikat bu. Mesele; ilham gelince, el ayak koordinasyonumun bozuk atması ve birbirlerine karışmalarıdır. İlham gelince, aklıma gelen fikirleri, cümleleri unutmamak için içimden tekrarlarken, bir yandan da tirşe rengi bir telaşla kalem arayışına girmem, bu koordinasyon eksikliğinin başlıca sebebi olup, ele yapışık kalem ve not defteri ikilisiyle giderilmeye çalışılsa da, bu çözüm fonksiyonel bulunmamış ve yaygınlaşmamıştır.
Daha büyük mesele; kalem arayıp bulamamamdır. Kalem yoksa, yoktur. Hiç gerekmediği halde yıllarca yanınızda taşıdığınız en temel şeyler, en gerekli anlarda yanınızda olmazlar. Örnekleri çoktur. Mesela günlerce, aylarca çantanızda mendil taşırsınız da bir ihtiyacınız olmaz. Çantanıza mendil koymayı unuttuğunuz gün, burnunuz içini dökmek ister, kendini yer çekiminin dayanılmaz etkisine bırakır ya da sakarlık diye anılan, en rezil anları yakalamak için fırsat kollayan meret kendini gösterir ve çay, kahve gibi yayılmacı, iz bırakıcı bir şey dökersiniz. Örneklerle pekiştirmeye devam. Günlerce aylarca yanınızda taşıdığınız anahtarınızı evde hep birilerinin olması sebebiyle kullanmaz ve kullanmazsınız. Sonra gün gelir, boşu boşuna ağırlık yaptığını düşündüğünüz anahtarı çantanızdan çıkarırsınız ve fırlatırsınız bir köşeye. Çıkarsınız evden, gezer tozar ya da çalışır koşturur, gelirsiniz. Veee kapıda kalırsınız en münasebetsiz zamanda, bekler ağaç olursunuz oracıkta. En kötüsü ise, hem anahtarınızı hem mendilinizi unuttuğunuz zamandır ki, düşmanını bile kapının önünde kök salmış, burnunu çeken bir zavallı olarak görmek istemez insan(insaflı olanları).
Hasılı gelelim en büyük meseleye ki kendisi yanımda cep telefonumun dahi olmayışıdır. Cep telefonumun not defteri kısmı, yüzlerce not’a ev sahipliği yapmakta olup, notlar artık komşuluk ilişkilerini iyice ilerletmişler, mutlu mesut yaşamaktalar. İşte o zaman -cep telefonum ulaşabileceğim aralıkta olmadığı zaman- akılda beliren o minik minicik not, hafızamın ellerinde sonunu beklemektedir. Hayat yolcularının bol tecrübeyle öğrendiği gerçeğe burada değinmek istiyorum. ‘Bunu unutmam lazım, pis hatıra beynimi kirletiyor’ dediğimiz anları hiç unutmadığımız, unutamadığımız gibi, ‘Unutmamam lazım’ dediğimiz şeyleri de hep unuturuz. Bu da böyle bir oyunudur hafızanın.
Bir de sorarım size sayın kediseverler, neden en güzel fikirler uykuya dalmadan önce göz kapaklarının buluşmalarına ramak kala gelir insanın aklına? İlham böyle çat kapı gelirken uykuya aşık bünyeleri neden düşünmez? Neden o kafayla yeterince değerlendirilemeyecekleri, sabaha unutulup gideceklerini bile bile böyle uygunsuz vakitlerde gelirler?
Etiketler:
anahtar,
bol uyku,
cep telefonu,
el ayak koordinasyonu,
fikir,
ilham,
kalem,
mendil,
ontolojik,
tirşe rengi bir telaş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


