Günlerden cuma. Mektep tatil. Süleymaniye'de Kirazlı Mescit Sokağı'nda oturuyoruz. Ben on yedi yaşlarındayım. Münir Paşa Konağı'nın çam ağacını hatırlıyorum. Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa Konağı'nın yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuştur. Tahtakuruları da yanmıştır. Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.
"Yok bir şey, yavrum yok bir şey! Bak elimde ellerin." derlerdi. Sakinlerdim bir iki dakika. Yine büyürdü ellerim.
Ellerim büyürdü ellerim. Ellerim ne kadar büyürdü aman Yarabbi?
"Birdenbire bulunduğumuz odanın kapısı açılıverdi. İçeriye rüzgar girdi. Soğukla beraber yapraklarını dökmüş bir ağaç girdi. Ağacın arkasından duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir bulut girdi.
"Kiminle anlaştınız?" dedim. "Sizinle" dedi. "Ne zaman?" dedim. Güldü. "Kuş bana anlattı." dedi. Ferahlayıverdim. Kuş anlattı ise herhalde iyi şeyler anlatmıştır. Kuşlar kötü şey anlatır mı?
..."Her şeyi anlattı mı?" dedim. "Anlattı." dedi.
Rahat ettim. Kuşlar kötü şey söylerler mi hiç? "Öyle ise" dedim, "mesele yok.""Yok yok , dedi, şu cigaramı içeyim gideceğim.". Kütüphanenin camı yine buz tutmaya başladı. Kapı açıldı. Ağaç girdi.
Ağacın arkasından kuş girecek diye bekledim; girmedi. Ama bulut girdi.
O masaya otursam o masaya. İnsanlar gelse otursa çift çift kadınlı erkekli. Ben tek başına. Milyonlar içinde tek başıma. Acı gitgide acıyor. Kavun acısı gibi. Zehir gibi bir acı. Kaybettikten sonra bulduğumuz şey. Nedir o bil? Nedir o bil?
Eskiden tanıdığım birisi niçin geldiğimi anlamış gibi bana baktı. Gülümser gibi idi. Döndüm. Giderken bir daha dönüp baktım. Yine pardösüsünün yakasındaki kürkü gördüm.
Pardösüsünün yakası kürklü, pardösüsünün yakası kürklü dedim içimden. İçimden biri: "E ne olacak yani?" dedi. Ne olacak, ben de yaptıracağım bir tane böyle.
Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık, şu hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Hani biraz daha dişini sıksa alışması bile mümkündür gibime geldi.
Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati, sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.
Beklersem gelmez ki...Beklemesem gelir mi? Umut vardır. Beklemediğim zaman umut vardır.
Çarşıya inemem. İnemem ama dağlarda da gezinemez değilim a! Ver elini Kalpazankaya. Güneş batmak üzeredir. Aman, dikkat! Güneş batmak üzeredirin arkasından dünyanın tasviri gelir. Hiç niyetim yok: dalgaları boyamaya, ufku bir dilim ekmek gibi kızartmaya.
Bak! Yine yapacağımızı yaptık işte. Dalgaları boyadık. Ufku mis gibi kızarttık.
Biz böyleyiz kötü edebiyat terbiyesi aldık: Ne yapalım? Hemen şairleşmeye başlarız.
Ben de koyun postu taklidi bir kürk bulup pardösüme diktirmeliyim.
Bu da bir bitiriş şekli ama bu da değil. Değil, bu da değil. Çarşıya inemem, o kadar.
::: Okuduğum kitaplardan sevdiğim bölümleri bir deftere
Ellerim kocaman bugün, hala da büyüyor. Ne duman, ne ağaç girdi içeri. Bulut bile gelmedi. Çam ağacı yanıyor, üzerindeki karıncalarla yanıyor. Bir duman kaplamış ki ufku, bulut gözükmüyor. Bari kuş gelseydi, masal anlatırdı. Hep bekliyorum ya gelmiyorlar. Çarşıya inemem. Kürkü de diktiremedim bu yüzden. Hafiften bir titreme alacak ya beni gece yarısı, sabaha öksürükleri davetli. Ne yapalım? Çarşıya inemem. Bu kadar.