18 Eylül 2012 Salı

Var Bir Yılan

Dünya ötede idi. Burada bir konsol, bir ayna, bir alçıdan gemici, bir yatak, bir ayna daha, bir telefon, bir koltuk, kitaplar, gazeteler, kibrit çöpleri, cigara izmaritleri, soba, battaniye vardı. Dünya ötede idi. Gökyüzünde uçaklar vardı.

Günlerden cuma. Mektep tatil. Süleymaniye'de Kirazlı Mescit Sokağı'nda oturuyoruz. Ben on yedi yaşlarındayım. Münir Paşa Konağı'nın çam ağacını hatırlıyorum. Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa Konağı'nın yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuştur. Tahtakuruları da yanmıştır. Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.

"Yok bir şey, yavrum yok bir şey! Bak elimde ellerin." derlerdi. Sakinlerdim bir iki dakika. Yine büyürdü ellerim.

Ellerim büyürdü ellerim. Ellerim ne kadar büyürdü aman Yarabbi?

"Birdenbire bulunduğumuz odanın kapısı açılıverdi. İçeriye rüzgar girdi. Soğukla beraber yapraklarını dökmüş bir ağaç girdi. Ağacın arkasından duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir bulut girdi.

"Kiminle anlaştınız?" dedim. "Sizinle" dedi. "Ne zaman?" dedim. Güldü. "Kuş bana anlattı." dedi. Ferahlayıverdim. Kuş anlattı ise herhalde iyi şeyler anlatmıştır. Kuşlar kötü şey anlatır mı?

..."Her şeyi anlattı mı?" dedim. "Anlattı." dedi.
Rahat ettim. Kuşlar kötü şey söylerler mi hiç? "Öyle ise" dedim, "mesele yok.""Yok yok , dedi, şu cigaramı içeyim gideceğim.". Kütüphanenin camı yine buz tutmaya başladı. Kapı açıldı. Ağaç girdi.
Ağacın arkasından kuş girecek diye bekledim; girmedi. Ama bulut girdi.

O masaya otursam o masaya. İnsanlar gelse otursa çift çift kadınlı erkekli. Ben tek başına. Milyonlar içinde tek başıma. Acı gitgide acıyor. Kavun acısı gibi. Zehir gibi bir acı. Kaybettikten sonra bulduğumuz şey. Nedir o bil? Nedir o bil?

Eskiden tanıdığım birisi niçin geldiğimi anlamış gibi bana baktı. Gülümser gibi idi. Döndüm. Giderken bir daha dönüp baktım. Yine pardösüsünün yakasındaki kürkü gördüm.

Pardösüsünün yakası kürklü, pardösüsünün yakası kürklü dedim içimden. İçimden biri: "E ne olacak yani?" dedi. Ne olacak, ben de yaptıracağım bir tane böyle.

Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık, şu hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Hani biraz daha dişini sıksa alışması bile mümkündür gibime geldi.

Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati, sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.

Beklersem gelmez ki...Beklemesem gelir mi? Umut vardır. Beklemediğim zaman umut vardır.

Çarşıya inemem. İnemem ama dağlarda da gezinemez değilim a! Ver elini Kalpazankaya. Güneş batmak üzeredir. Aman, dikkat! Güneş batmak üzeredirin arkasından dünyanın tasviri gelir. Hiç niyetim yok: dalgaları boyamaya, ufku bir dilim ekmek gibi kızartmaya.
Bak! Yine yapacağımızı yaptık işte. Dalgaları boyadık. Ufku mis gibi kızarttık.
Biz böyleyiz kötü edebiyat terbiyesi aldık: Ne yapalım? Hemen şairleşmeye başlarız.

Ben de koyun postu taklidi bir kürk bulup pardösüme diktirmeliyim.

Bu da bir bitiriş şekli ama bu da değil. Değil, bu da değil. Çarşıya inemem, o kadar.

::: Okuduğum kitaplardan sevdiğim bölümleri bir deftere yazarım yazmaya çalışırım vakit bulursam. Yukarıdaki paragraflar Sait Faik Abasıyanık'ın Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabındaki öykülerden karışık olarak alıntılanmıştır.

Ellerim kocaman bugün, hala da büyüyor. Ne duman, ne ağaç girdi içeri. Bulut bile gelmedi. Çam ağacı yanıyor, üzerindeki karıncalarla yanıyor. Bir duman kaplamış ki ufku, bulut gözükmüyor. Bari kuş gelseydi, masal anlatırdı. Hep bekliyorum ya gelmiyorlar. Çarşıya inemem. Kürkü de diktiremedim bu yüzden. Hafiften bir titreme alacak ya beni gece yarısı, sabaha öksürükleri davetli. Ne yapalım? Çarşıya inemem. Bu kadar.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Mimiko yedi

Beyaz Sayfa beni mimlemiş. Ben de yapıverdim çabucak.

Günün nasıl geçti? 

Farsça ders almaya başladım. Bugün ilk dersimizi yaptık. Çok hoş bir dil. Ve Türkçe'yle o kadar çok ortak kelime var ki.  Bilmediğimiz bir dil olmasına rağmen harflerin yazılışlarını gösterirken örnek kelimeleri birlikte bulduk hocayla diyebilirim ve söylediği birçok kelimenin anlamını açıklamasına gerek kalmadı. Bir zamanlar dilimizi Türkçeleştirelim diye yozlaştırmasalarmış çok daha fazlası olacaktı belki. İlk derse göre dile fazlasıyla aşinaydık -buğday ve ben- 

İsim vermeden bahset;

2004 yılında Afganistan'dan Türkiye'ye göç etmişler. Aslen Özbek Türkü. Burada doktora yaptıktan sonra Kabil Üniversitesi'nde Türkoloji Bölümü'nü kurmuş. Hem Farsça, hem Özbekçe, hem de Türkçe biliyor, muhtemelen Hazaraca ve Peştuca da. Birbiriyle akraba dilleri bilmenin, özellikle ortak kelimelerin telaffuzunu ve de hangi kelimelerin ortak hangilerinin olmadığını karıştırmaya sebep olduğunu gözlemlememe sebep oldu. Bilin bakalım bu kim? 

Neden hep cam kenarı;

Başımı yaslayıp düşüncelere dalabilmek için. Bir de cam kenarında oturunca tek başımaymışım gibi hissediyorum. Tıka basa otobüsten soyutlayabiliyorum kendimi. 

Bugun kendin için ne yaptın;

Bugün kendim için kek yedim -küçücük mutluluklarım- Birazdan da kendim için rapor yazacağım. Hep kendim için yaşıyor gibiyim aslında.

Twitter ana sayfanı aç ilk gözüne takılan; 

Twitter kullanmıyorum.

Düşün ki o bunu okuyacak; 

kim?

Kahkaha atmana sebep olan karikatürler;

Dergilerde ya da internette denk gelmek haricinde pek karikatür bakmam. Küfre dayalı, aciz ama yaygın mizah anlayışımız da beni rahatsız ettiği için günümüz medyasının komedi ürünlerine pek ilgili değilimdir. Güldürmesinden ziyade düşündüren karikatürler ilgimi çeker, bir de kara mizah.

Klavyeye bakmadan bir şeyler yaz;

Off birkaç kere denedim bunu yapmayı. Ama gözüm klavyeye kayıyor. Ben ekrandan kontrol ederek yazarım yani kalvyeye bakmaya pek igtiyaç duymam arada bir  kontrol etmek haricinde ama ekrandan kontrol ederlen llavteti görüyorum. İu an jharfşer laydo galiva -şu an harfler kaydı galiba demenin hem klavueue hem ekrana bakmadan yazılmış şekli-

Bir cümle düşün sonra kelimelerin yerlerini değiştirerek yaz; 

Kelimelerin bir yaz, sonra cümle yerlerini değiştirerek düşün.

11 Eylül 2012 Salı

Günün Anlam ve Önemi 1

Bir gün de günlük gibi yazıyım yahu.

Uzun zamandır sabah erkenden uyanma, böylece günü daha verimli kullanma planlarım var. Ama bunu bir türlü gerçekleştiremiyorum. Gece yatmadan önce o kadar kararlı oluyorum ki mümkünatı yok illa ki uyanacağım. Ama sabah yatak nasıl bir çekim kuvveti uyguluyor, göz kapaklarım birbirine nasıl sıkı sıkı sarılıyor. Bu sabah da istediğim saat -sabah altı- olmasa da, annemin duygu sömürüleriyle genel ortalamama göre epeyce erken bir saatte -dokuza doğru- uyandım kalktım -yataktan çıkmadan önce uykuyla uykusuzluk arafında geçirilen dakikalar...-

Kilo verme hedefimin lokmalarıma engel olduğu bir kahvaltı sonrası bir saat spor yaptım ve yine kilo vermeme yardımcı araçlardan biri olarak değerlendirdiğim temizlik faslına geçtim. Sonrasında odamdaki eşyaların yerini değiştirdim ve eveeet parmaklarım aracılığıyla ölçerek sığmaz dediğim o kitaplık, annemin daha hassas ölçüm aletleri kullanması ile sığacağını keşfetmesi sonrasında oraya sığdı. Böylelikle odamda oluşan daha geniş bir boşluk için kardeşimin salıncağını altı aylığına kiraladım. Ben altı ay için elli lira önermiştim ama o fiyatı artırmak istedi. Anneme sorduğunda "nolcak canım beş liraya ver işte" diyince, "aylık beş lira olsun o zaman." dedi safım. İşlemi görmek isteyenler için çözüm: 6 ay*5 lira= 30 lira. Neyse bunu fark edince elliye tav oldu.
Ne kitaplar okur, ne hayaller kurarım burada ^^

Ihlamur* olması gereken vakitten yaklaşık dört saat geç geldiği için -her zamanki gibi-, Herland hakkında yetiştirme umudumu kaybettiğim essay'imi yazıverdim. Muhteşem fikirler, derinlemesine bir inceleme değildi belki ama -nitekim kitabı bitirememiştim bile- ben yazmıştım yahu. Hem de şipşak, bir buçuk saat bile sürmedi.

Kek dediğin şey beş dakikada yapılıyor arkadaş. Üç tane çatırt, sonra dört beyaz bir sarı -şeker, süt, sıvı yağ, un, kabartma tozu-, vırvırvırvır -mikser-, tepsi, fırın. Budur. -yemek blogu olmaya doğru bir gidiş?-

Ihlamurla birlikte -tugetır- ergenlik sorunumuza bir açıklık getirdik. Ergenliğe girince o kadar derine inmişiz ki çıkamıyoruz. Ergen ruh hallerinde debelenip duruyoruz. Çözümü bulamasak da en azından sorunu tespit ettik. Elde var bir.

Ihlamur beni bilgi ve araştırma üzerine kurulu olarak tanımladı. Kendimi bir kitap gibi hissettim. Ha bir de benden iyi psikolog olurmuş. Buğday* bunu demeyecektin dedi bölüm değiştirme ama cesaret edememe eğilimlerimi ve bu sürecin sancılarını bildiğinden ve dahi bizzat yaşadığından.

*Ihlamur yanında çok rahat olduğum, durmadan güldüğüm, saçmaladığım, dalgalarıma, takılmalarıma alınmayan yakın arkadaş. Buğday da kardeşime bulduğum yeni isim.

Günlük yazmak ne zor hedeymiş. Yok karakterleri tanıt, detay ver, fotoğraflarla süsle falan.