Çukurambar dolmuşlarının öyküsel bir tarafı var. Her dolmuşta az biraz vardır belki ama işte burada daha fazla. Kumrular'dan köşeyi dönerken oluyor, ne oluyorsa. Adeti, tabelaların çirkinliği ve binaların uyumsuzluğuyla meşgul olmak olan gözlerim, kıyıda kalmış bir lahmacuncuya ya da gri binalardan birinin çatısından bir anda -tam dolmuş köşeyi dönerken- havalanan kuşlara takılıyor. Bugün, Zeyneb'in elinde mor ve tüylü menekşe, benim elimde Zeyneb'in kayınço dediği, benim adını bir türlü öğrenemediğim ama renklerine bayıldığım, turuncu kayınço çiçekle dolmuştayız. Yanıbaşımızdaki cam açık. Yapay rüzgar, aklımızı havalandırıyor. Öyle çünkü rüzgar rüzgardır. Ben o anın aslında olduğundan çok daha güzel olduğunu düşünüyorum. Ellerimizde bir saat içinde çoktan bir çöl kuşunun olacak mor ve turuncu iki saksı çiçekle, toprak yolların dedikodusunu yapıyoruz. Ben, mor ve tüylü bir menekşeyi sevmekle korumak arasında kaldığım bir sabahın hayalini kuruyorum yine. Çiçekçinin üzerine sıktığı spreyden, çiçeklerimizin kokusunu alamıyoruz. Bir çiçek güzel kokmuyor diye onu zorla kokutmak zorunda mıyız'ın tartışmasını yapmak istiyorum çiçekçiyle. Ne yani ben çiçeğimin kokmayan ama aslında iyice koklarsan biraz kokan kokusunu koklayamayacak mıyım çiçekçi bey?
-Elimde bir sırt çantası, bir torba, bir saksı çiçek, bizi indirecek kadar yavaşlamaya ama asla durmamaya kararlı bir araçtan aşağı inmeye çalışıyorum. Kent yaşamı böyle bir şey işte, insan biraz savruluyor.
16 Ağustos 2014 Cumartesi
14 Ağustos 2014 Perşembe
bir soru işareti; büyüyen, bölünen, dolanan, aklımda.
Aslında sana sormayı dilediğim bir sürü soru var. Benim kafamın içi soru işaretleri doludur, biliyor musun. Bak bundan bir blog yazısı bile olur ama ben sana anlatıyorum. Henüz ortaokuldayım, Türkçe dersinde sürekli sorular soruyorum, çünkü bana söylenenin dışındaki bütün ihtimalleri de birer birer elden geçirmek benim kıskacım, benim canımı acıtır, başkalarını olsa olsa biraz fazla yorar. Ben soru soruyorum, sordukça daha farklı ihtimallerin önünü açıyorum. Ben sordukça diğer çocuklar bana neden bu kadar çok soru sorduğumu soruyorlar, bu soruları nereden bulduğumu. Ben de diyorum ki benim kafamın içinde kocaman bir soru işareti var. O zamanlar bir şaka olan bu soru işareti, şimdi beynimin kıvrımları arasında kanlı canlı dolaşıyor. Bazen mitoz bölünmeyle çoğalıyor, kimileri ölüyor, yenileri doğuyor. O dolaştıkça ben yoruluyorum, kafamın içi karmakarışık oluyor, dağılıyorum. Bir soru işareti ne kadar büyük olabilir ki? Üzerine çizdiğin kağıt kadar. Bir soru işareti ne kadar büyük sorular sorabilir peki? Ne sorduğunu bilmeden sorar bazen. Ne aradığını bilmeden aranırsın. Bulsan belki bileceksindir de hiç bulamazsın. Ben bunları sana anlatamadığım için yazdım.
12 Ağustos 2014 Salı
E-zaplamak -siyasetten edebiyata, bilimden sanata-
Bugün normalde bir haftada okumadığım sayıda köşe yazısı okudum. Aslında her şey bir anda gerçekleşti. Gazeteoku.com açıktı ve ben de bilgisayarın başına geçince o yazıdan bu yazıya zıpladım. Bazı yazarların biyografisine baktım, sonra twitter adresine girdim, oradan başka linklere tıkladım falanko filanko. Benim ilgilendiğim alanlarda bir yerlere gelmiş, bir şeyler başarmış insanların biyografisine bakmam ve ilk işlerini çıkardıkları tarihlerde kaç yaşında olduklarını bulmak ve eğer o anki yaşımdan büyüklerse, derin bir oh çekip, içimden "Henüz vakit var." demek gibi bir adetim vardır. Mesela; bu yıl edebiyat çalışırken, hemen hemen okuduğum bütün yazarların ilk eserlerini verdikleri sıradaki yaşlarını hesaplamışımdır. Dikkat ettiğim diğer nokta da aldıkları eğitim. Eğer alan değiştirmişlerse ya da alaylılarsa, içimde pembe umut böcükleri uçuşuyor. Ayrıca yine edebiyat çalışırken fark etmiştim ki birçok yazarın eğitim hayatı daldan dala atlamakla geçmiş. Mesela, İsmet Özel, Siyasal Bilgiler Fakültesindeki öğrenimini yarıda bırakarak, askere gidiyor, sonra Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü bitiriyor. Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde iki yıl eğitim aldıktan sonra Hukuk Fakültesi'ne, oradan da Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne geçiyor. Orhan Pamuk, İstanbul Teknik Üniversitesi'ndeki mimarlık eğitimini ressam olamayacağı kanaatiyle üçüncü senesinde bırakarak aynı üniversitede gazetecilik okumuş ve bu mesleği de yazar olmaya karar vermesi sebebiyle hiç yapmamış. Bir edebiyat kitabında o kadar çok "...'yı yarım bırakarak..." ifadesine rastlıyorsunuz ki buraya sadece bir ikisini yazdım. Belki bu iyi bir edebiyatçı olmak için lazımdır, ve bu haddinden fazla çok yönlülüğüm ve her şeyle ilgilenme eğilimim iyi bir edebiyatçı olmam içindir diyerek kendimi avutmuşluğum yok değil.
Bir arkadaşım facebook'ta muz kabuğundan biyoplastik üreten Elif Bilgin'in 9gag'da paylaşılan videosunu paylaşmış. Videoyu izledikten sonra konuyla ilgili başka sitelere bakarken iki websitesi keşfettim.
-İlki pri.org. Açılımı public radio international. Uzun zamandır hem İngilizce'mi geliştireceğim, hem de bir şeyler öğreneceğim sesli yayın arayışındaydım. Detaylı incelemedim henüz ama hem sesli hem yazılı bir şekilde birçok farklı alanda güncel içeriğe ulaşabileceğim bir web sitesine benziyor. Hem de "Listen to the latest from PRI's The World" diye bir yayını var, yaklaşık elli dakikalık. Eğer dünyada o gün olan önemli olayları özetleyen bir yayınsa, çok mutlu olacağım ki öyle gibi gözüküyor.
-İkincisi de googlesciencefair.com. Belki keşfetmekte gecikmişim, yarışmalara katılımda 18 yaş sınırı var ama yine de sitede çok ilham verici bir özellik buldum. Bir proje fikri bulmak için bir arama aracı var ve sevdiğim konular, iyi olduğum konular ve yapmak istediğim şey alanlarını doldurunca, bu konularla alakalı bilgi ve ilham verici videolar, yayınlar, kitaplar, web siteleri vb. karşınıza çıkıyor. İlla ki bir proje oluşturmak için yararlanmak gerekmiyor sonuçta, ilgi duyduğunuz bir alanla alakalı google aramasından daha nitelikli yayınlara ulaşmak mümkün gözüktü bana ve heyecanlandım :) Ah, ah böyle şeylerden çocukluğumda da haberdar olsaydım diye düşündüm :)
Sonra grafik tasarım ve fotoğrafçılık alanlarındaki bilgi, birikimimi geliştirmek ve profesyonelleşmek istediğime karar verdim ve bunun için araştırmaya başladım. Bu konuda yeni bir blog açmayı düşünüyorum tumblr'da. Tumblr çünkü görsel içerik konusunda, hem kendi blogunuzu insanlara ulaştırmanız, hem de benzer alanlardaki bloglara ulaşabilmeniz açısından blogger'ı solda sıfır bırakır. Sanırım kişisel bir websitesi gibi başlayacağım. Kendi tecrübelerimi ve bilgi edinme araçlarımı paylaştığım bir websitesi olacak ama Türkçe mi İngilizce mi olmalı karar veremedim. Bilgi edineceğim kaynakların çok çoğu İngilizce olacak, bu yüzden belki kendimi İngilizce ifade etmem daha kolay olabilir ve daha büyük bir network içine girebilirim. Tabi henüz blogun adına karar vermiş değilim. Ah şu uzun süredir kullanılmayan, hatta hiçbir içerik girilmemiş blog çöpleri, heyecanlı gençlerin önlerini nasıl da kapatıyor! İlla 1993 mü yazalım istediğimiz ismin sonuna uleyn!
İlk olarak şu kılavuzu okuyup, yönlendirdiği kaynaklara göz atmayı düşünüyorum.
http://design.tutsplus.com/articles/teach-yourself-graphic-design-a-self-study-course-outline--psd-3520
Sonra bugün google'da self-taught graphic designerların kişisel websitelerine baktım ve birinin iletişim bilgilerinden dribbble.com'u keşfettim. Başka portfolyomuzu paylaşıp, olası müşterilerle iletişime geçebileceğimiz websiteleri var ama henüz araştırmadım. Zaten henüz bir portfolyoya sahip olmaya çok uzağım. Müşteri bazlı işlerden çok, sanat odaklı işler yapmak istiyorum. İlham verici ve estetik.
http://danielmart.in/ Şu tasarımcının web sitesine bakarken, aklıma bir websitesi tasarımı geldi ve çok mutlu oldum. Defterime üstünkörü karaladım.
Sonra nereden yönlendirildim bu websitesine (http://tympanus.net/Development/HoverEffectIdeas/) bilmiyorum ama hover effectle ilgili örnekler gördüm. Tabi çok güzel fotoğraflar görünce, hover effect'i önce fotoğrafçılıkla ilgili bir şey sandım. Sonra araştırdım ki mouse'la bir ögenin üzerine geldiğimizde, o ögede olan aktivasyona deniliyormuş. Webdesign dersinde site tasarlarken böyle bir şeyi ben de yapmıştım ama hover effect mi diyorduk emin değilim. Belki de html için farklıdır.
En son olarak da perseid meteor yağmurlarını öğrendim google doodle'ı vesilesiyle. Dün de kuzey ışıklarını öğrenmiştim bir watsapp konuşmasında.
İnternet aracılığıyla birçok bilgiye ve araca ulaşabiliyoruz ve bence bu harika bir şey ama bir yandan da bu televizyon karşısında zaplamaya benziyor, her şeyden biraz biraz, az önce o konuda, hemen sonra tamamen alakasız başka bir yerde, başka konuda... Beynim kıvrım kıvrım bir yorgunluğa yatıyor.
İyi geceler, sanatsal rüyalar.
11 Ağustos '14
Bir arkadaşım facebook'ta muz kabuğundan biyoplastik üreten Elif Bilgin'in 9gag'da paylaşılan videosunu paylaşmış. Videoyu izledikten sonra konuyla ilgili başka sitelere bakarken iki websitesi keşfettim.
-İlki pri.org. Açılımı public radio international. Uzun zamandır hem İngilizce'mi geliştireceğim, hem de bir şeyler öğreneceğim sesli yayın arayışındaydım. Detaylı incelemedim henüz ama hem sesli hem yazılı bir şekilde birçok farklı alanda güncel içeriğe ulaşabileceğim bir web sitesine benziyor. Hem de "Listen to the latest from PRI's The World" diye bir yayını var, yaklaşık elli dakikalık. Eğer dünyada o gün olan önemli olayları özetleyen bir yayınsa, çok mutlu olacağım ki öyle gibi gözüküyor.
-İkincisi de googlesciencefair.com. Belki keşfetmekte gecikmişim, yarışmalara katılımda 18 yaş sınırı var ama yine de sitede çok ilham verici bir özellik buldum. Bir proje fikri bulmak için bir arama aracı var ve sevdiğim konular, iyi olduğum konular ve yapmak istediğim şey alanlarını doldurunca, bu konularla alakalı bilgi ve ilham verici videolar, yayınlar, kitaplar, web siteleri vb. karşınıza çıkıyor. İlla ki bir proje oluşturmak için yararlanmak gerekmiyor sonuçta, ilgi duyduğunuz bir alanla alakalı google aramasından daha nitelikli yayınlara ulaşmak mümkün gözüktü bana ve heyecanlandım :) Ah, ah böyle şeylerden çocukluğumda da haberdar olsaydım diye düşündüm :)
Sonra grafik tasarım ve fotoğrafçılık alanlarındaki bilgi, birikimimi geliştirmek ve profesyonelleşmek istediğime karar verdim ve bunun için araştırmaya başladım. Bu konuda yeni bir blog açmayı düşünüyorum tumblr'da. Tumblr çünkü görsel içerik konusunda, hem kendi blogunuzu insanlara ulaştırmanız, hem de benzer alanlardaki bloglara ulaşabilmeniz açısından blogger'ı solda sıfır bırakır. Sanırım kişisel bir websitesi gibi başlayacağım. Kendi tecrübelerimi ve bilgi edinme araçlarımı paylaştığım bir websitesi olacak ama Türkçe mi İngilizce mi olmalı karar veremedim. Bilgi edineceğim kaynakların çok çoğu İngilizce olacak, bu yüzden belki kendimi İngilizce ifade etmem daha kolay olabilir ve daha büyük bir network içine girebilirim. Tabi henüz blogun adına karar vermiş değilim. Ah şu uzun süredir kullanılmayan, hatta hiçbir içerik girilmemiş blog çöpleri, heyecanlı gençlerin önlerini nasıl da kapatıyor! İlla 1993 mü yazalım istediğimiz ismin sonuna uleyn!
İlk olarak şu kılavuzu okuyup, yönlendirdiği kaynaklara göz atmayı düşünüyorum.
http://design.tutsplus.com/articles/teach-yourself-graphic-design-a-self-study-course-outline--psd-3520
Sonra bugün google'da self-taught graphic designerların kişisel websitelerine baktım ve birinin iletişim bilgilerinden dribbble.com'u keşfettim. Başka portfolyomuzu paylaşıp, olası müşterilerle iletişime geçebileceğimiz websiteleri var ama henüz araştırmadım. Zaten henüz bir portfolyoya sahip olmaya çok uzağım. Müşteri bazlı işlerden çok, sanat odaklı işler yapmak istiyorum. İlham verici ve estetik.
http://danielmart.in/ Şu tasarımcının web sitesine bakarken, aklıma bir websitesi tasarımı geldi ve çok mutlu oldum. Defterime üstünkörü karaladım.
Sonra nereden yönlendirildim bu websitesine (http://tympanus.net/Development/HoverEffectIdeas/) bilmiyorum ama hover effectle ilgili örnekler gördüm. Tabi çok güzel fotoğraflar görünce, hover effect'i önce fotoğrafçılıkla ilgili bir şey sandım. Sonra araştırdım ki mouse'la bir ögenin üzerine geldiğimizde, o ögede olan aktivasyona deniliyormuş. Webdesign dersinde site tasarlarken böyle bir şeyi ben de yapmıştım ama hover effect mi diyorduk emin değilim. Belki de html için farklıdır.
En son olarak da perseid meteor yağmurlarını öğrendim google doodle'ı vesilesiyle. Dün de kuzey ışıklarını öğrenmiştim bir watsapp konuşmasında.
İnternet aracılığıyla birçok bilgiye ve araca ulaşabiliyoruz ve bence bu harika bir şey ama bir yandan da bu televizyon karşısında zaplamaya benziyor, her şeyden biraz biraz, az önce o konuda, hemen sonra tamamen alakasız başka bir yerde, başka konuda... Beynim kıvrım kıvrım bir yorgunluğa yatıyor.
İyi geceler, sanatsal rüyalar.
11 Ağustos '14
1 Ağustos 2014 Cuma
düşünceler
Bu sabah alacakaranlığını, geçen hafta izlediğim bir polisiye dizideki cinayet vakasında delilleri nasıl yok edip, nasıl yakalanılmayacak bir cinayet olabilirdi diye kurgulayarak geçirdim. Etrafta Dna bırakmamanın mümkün olup olmadığına kafa yordum. Hiç fark ettirmeden düşmüş bir saç teli, deri parçası... Gattacada etrafa deri parçaları dökülmesin diye saatlerce sıcak banyoda keselenen Vincent geldi aklıma. Sonra cinayet silahı tercihi ve nasıl yok edilebileceği üzerine kafa yordum. Bir de filmlerde gördüğüm kadarıyla mavi bir ışıkla bakıp temizlenmiş kan lekelerini görebiliyorlar. Yıkansa bile de görülebilir mi onu düşündüm. En son, mobese kamerası noktasında takıldım. Direk o binayı gören kamera olmasa, geri dönüş yolunda mutlaka vardır, arabayla gitsen plakadan, taksiyle gitsen polisin şu saatlerde taksiye binsen şöyle şöyle biri var mı araştırmasından, araba kiralasan kayıtlardan yakalanabilirsin. Vincent da sonunda yakalanmıştı nitekim. Merak etmeyin kimseyi öldürme niyetim yok :) İnsan kendi kalbini öldürmek ister mi hiç? Bir bedenin ağırlığını ömrü boyunca sırtında taşımayı...
Çocukken de okulda bir sıranın üzerinde kaç nesil öncesinin izlerinin var olabileceğini düşünürdüm. Ders esnasında düşüncelerimde daldan dala atlayıp sonra buraya nerden gelmiştim diye geriye doğru iz sürerdim. İlk düşünce parçacığını bulmadan rahatlayamazdım. Hiçbir şey düşünmemeyi düşündüğüm zamanlar da oldu tabi. Bu şuna benziyor. Bir kağıt kalem almışsın, bir şey yazmıyorsun ama kağıt kullanılmış gibi kirleniyor, öyle kalemin mürekkebiyle, yazıyla değil ama bir tür yaşanmışlık belli oluyor. İşte öyle bir kağıt gibi oluyor beynin, hiçbir şey düşünmemeyi düşünürken.
Yıllardır uğraşıp istediğim sabah namazından sonra uyumama alışkanlığını, hiç planlamadan edindim sanırım. Ama henüz verimli geçirme seviyesine getiremedim. Çabalarım sürüyor. İstemezsem olur bence.
Çocukken de okulda bir sıranın üzerinde kaç nesil öncesinin izlerinin var olabileceğini düşünürdüm. Ders esnasında düşüncelerimde daldan dala atlayıp sonra buraya nerden gelmiştim diye geriye doğru iz sürerdim. İlk düşünce parçacığını bulmadan rahatlayamazdım. Hiçbir şey düşünmemeyi düşündüğüm zamanlar da oldu tabi. Bu şuna benziyor. Bir kağıt kalem almışsın, bir şey yazmıyorsun ama kağıt kullanılmış gibi kirleniyor, öyle kalemin mürekkebiyle, yazıyla değil ama bir tür yaşanmışlık belli oluyor. İşte öyle bir kağıt gibi oluyor beynin, hiçbir şey düşünmemeyi düşünürken.
Yıllardır uğraşıp istediğim sabah namazından sonra uyumama alışkanlığını, hiç planlamadan edindim sanırım. Ama henüz verimli geçirme seviyesine getiremedim. Çabalarım sürüyor. İstemezsem olur bence.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
