18 Haziran'da saklamak ve biriktirmek üzerine böyle yazmışım. Şu sıralar üzerine düşünüyorum da neden çiçekleri kurutuyorum, ve kuruttuğum çiçeklerle ne yapacağım, mecazi olmayan kurutulmuş çiçeklerimi kaybettiğim gibi onları da mı yitireceğim yoksa bir tabloda birleştirip güzele dönüştürebilecek miyim? Babam bunları hayata fazla değer vermekle ilişkili görüyor. Bir bakıma doğru. Bir yandan da yaşadığımız hayata elbette değer vereceğiz diyorum. Dünyaya değil ama hayatımıza değer vermeliyiz. Bunu ayırt etmek bazen zor olabilir, o zaman da kalbimize dönmeli ve niyetimizi dinlemeliyiz sanırım.
Bir yandan da 29 Ağustos'ta yazdığım gibi: İnsan tüm karmaşıklığı ve yalnızlığıyla, içinde biriken veya kaybolanlarıyla bu dünyadan geçip gidiyor olduğunu hatırlamalı. Kimlerin yanında, ne yöne gidiyoruz ve kalbimizde neleri tutuyor, nelere tutunuyoruz?
Hayalkırıklıklarım ve yaşama sanatındaki sakarlığımın (belki de sakatlığım) kırıp döktükleri içime batıyor. İçime içime gömülüyorum sanki. İçinden çıkamadığım kuyuların derinini mi
kazıyorum ve hangi çiçekleri fark/kast-etmeden solduruyor veya çürütüyorum, bilmiyorum. Kafam çok karışık, toparlamak yeniden eklenenlerle yıllarımı alıyor. Durabilmek için önce uyuyabilmem gerekiyor, uyuyabilmek için de zihnimin sakinleşmesine ihtiyacım var, bunun için de durabilmem gerekiyor.
Dünya durmuyor, içinde yaşadığımız dünyada her şey her geçen gün daha da hızlı akıyor. Bu hızda giden bir şeyi tutmak ve düzenlemek mümkün değil. Trenlerin hızını azaltamadığıma göre istasyonların sayısını azaltmalıyım ama renkleri de çok seviyorum. Öyleyse çok çok sevdiklerimi seçmeliyim. Önce şu raylardaki trenleri bir yerleştirelim...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder