İçimde bir huzursuzluk gibi, sebebini bilemediğim bir gönül kırıklığı gibi, bir yaşanmışlık büyüyor. Somut bir şekilde hissediyorum ama nedir ki? Önce başkalarının cümlelerine sığınıyorum -bir yere kadar. Sebebini tam bilemediğim için kelimeleri seçmekte zorlanıyorum. Bir şiir gibi başlıyor işte, kimse anlamasın, herkes farklı anlasın diye.
Bir cümlenin, yirmiikişubatikibinonaltı günü itibariyle dediğim her şeyi temelinden sarsmasına anlam veremiyorum, hem de öylesine sıradan, bırak incitme art/alt-niyetini , hatta belki biraz mahcubiyetle söylenmiş iken.
Bir yılbaşı kaktüsümüz var. Mutfağın bir köşesinde durur. Gelip geçerken, yaşayıp giderken aman değmeyelim küser diye geçti aylar. Sonunda birkaç tomurcuk verdi. Günler geçti, hemen hemen her akşam gözlerinin içine baktık ne zaman açacak diye. Birkaç gün önce çiçek açtı, birbiri ardına üç çiçek. Öyle güzel, katmanlı ve beklenmedik... Nasıl taşıyor bu çiçeği bu gövde, beklediğimize değdi dedim. Sonra bir anda soldu çiçekler, birbiri ardına.
Bir menekşem var, hep edebiyatını yaptığım mor ve tüylü menekşe. Yapraklarına dokunur, severim. Çiçek bakımındaki tüm beceriksizliğime rağmen öyle dirayetli bir çiçek ki büyüdü, büyüdü, büyüdü. Torunu bile oldu minicik. Hiç öyle uzunca çiçeksiz bırakmazdı beni. Ne olduysa yazın ikiye ayırmamdan sonra oldu. Mor çiçekler hayal oldu.
Birkaç ay önce hediye olarak tavşankulağı gelmişti. Geometrisini çözemediğim koyu pembe çiçekleriyle çok güzel. Toprağa değil de gökyüzüne aitmiş gibi uçmaya çalıştı çiçekleri, toprağa bağlılığını fark edince de boynunu büktü ve gitti -sanki. Çok yıllık yumrulu bir çiçek olduğunu öğrenince sevindim, yine açacak çiçekler! diye ama verim alamazsın, çok zor dediler, nazende.
Ve begonya. Dayıma iş hediyesi olarak almıştık aylar önce, yazın stajdayken uğruyordum odasına. Öyle güzeldi ki çiçekleri, birisinin ilgisini beklemeden, oracıkta, kendi kendine öyle güzel... Bir ofis odasının resmiyetinde, zaten küçücük olan pencereye bir hayli mesafede, sulanmak için mesai saatlerini bekleyen, yaşamdan, sesten, sevgiden uzak begonya, böyle çiçek açabiliyorsa...
-Ben bir begonya gibi yaşamak gerektiğini yirmi üç yaşımda öğrendim. Bir begonya gibi, hiç kimsenin ilgisini beklemeden, şuracıkta, kendi kendine, öyle güzel, çiçekler açarak...
2 yorum:
The Secret Life of Walter Mitty isimli pek sevdiğim filmde Sean Penn'in oynadığı Sean O'connell karakteri "beautiful things don't ask for attention" der. Güzel şeyler ilgi beklemez, kenarda, kendi halinde yaşamaya devam eder, spot ışıklarını aramaz. Arayanlar da gerçekten güzel değildir demek ister sanırım. Allah'ın yarattığı her şeyde bir güzellik vardır ve hayatı bir begonya gibi yaşamak gerekir, evet.
Senin yorumlarını özlemişim :)
O filmi ikinci kez izlediğimde fark etmiştim bu cümleyi. Sonra doğaya bu gözle bakar oldum. Sabah çimenler üzerindeki çiğ taneleri, karlı bir gün dallar arasında uçuşan ve bir fotoğrafa konuk olamayacak kadar aceleci serçe, dallarının şekliyle kampüsteki heykellere meydan okuyan ağaç, kimseye fark ettirmeden sarı çiçeklerden kır saçlı bir ihtiyara dönüşüp uçuşan karahindiba... kimsenin ilgisini beklemeden, kendi kendine ne güzeldir. Elhamdülillah :)
Yorum Gönder