Üç yıldan fazladır bu blogda yazıyorum. Öyle kafama estikçe, içimden geldikçe, hissettiklerimin, düşündüklerimin, yaşadıklarımın minik kesitlerini bırakıyorum. Kimi zaman da yaşadığım bir şeyi yeniden kurguluyorum burada. Gerçekle hayali hiç kimsenin bilemeyeceği şekilde karıştırıyorum. Gülümsüyorum.
Arada geri dönüp okuyorum yazdıklarımı. O anki ruh halime, o günkü halime artık en fazla ne kadar yaklaşabilirsem, o kadar yaklaşabiliyorum. Ve o zaman anlıyorum, zamanın insanı nasıl paldır küldür değil, sezdirmeden, usulca değiştirdiğini. Bunu en iyi belki de bu şekilde anlıyorum. Üç beş yıl öncesinin fotoğrafına bakıp, yüzündeki belli belirsiz değişmeleri keşfetmek gibi.
Hiçbir zaman çok sık yazan biri olmadım. Ancak son iki yıldır, kimi zaman ayda bir bile yazamıyorum. Zaten son iki yıldır n'apıyorum, ben de bilmiyorum. Son iki yıldır çok insan tanıdım, çok yerde bulundum, çok şey başardım. Geçmişe kıyasla daha çok... Ama n'apıyorum?
Buraya yazamadım belki ama defterlerde birikenler var, aklımın arka bahçesinde çiçek açanlar. Bir sürü birikmişlik... Bunları da buraya yazmaya başlıyorum. Bir süre sonra tüm bunları asıl yazdığım tarihlere alacağım. Her şeyi yerli yerine yerleştireceğim ve bir gün o güne, bu güne geri döneceğim!
Sevgiyle.
2 yorum:
Yazmak güzel, yazdıklarını paylaşmak da güzel. Okunduğunu bilmenin verdiği hissiyat anlaşıldığını düşündüğün zamanki hissiyata çok benziyor bence. "Kelimeler olmasa nasıl düşünürdük?" gibi bir şey söylüyordu Kate Winslet İris filminde. Kelimeler olmasa anlayamazdık da sanki, sana da öyle gelmiyor mu?
Öyle sahiden. Kelime haznesinin dar olması, düşüncenin, hissiyatın da çoraklığına sebep oluyor. Bazen yeni bir kelime öğreniyoruz ve aslında varlığını hissedip bir türlü ifade edemediğimiz bir içsel tecrübe bir anda anlama kavuşuyor.
Yazmak da kafandaki dağınıklığı toplamak bir nevi, unutulacakları unutmaya izin vermek, hatırlanacakların altını çizmek...
Yorum Gönder