Derse yetişiyorum. Hocaya sorular sorup cevaplar alıyoruz ve ödevler... Hiç gelmeyecek gibi duran fakat kısa süre sonra ne zaman geçti diyeceğim yakın zaman geleceğimin bir kısmı -süpervizyon ve tez- üzerine düşünüyorum, nasıl olacak? bilmiyorum. Danışman hocama gidip ölçeklerle ilgili bir şeyler soruyorum. İçimden biri hiçbir şeyi yanlış yapmamak istiyor. Diğeri de bunun önemli olmadığını söylüyor. İkisini aynı anda konuşturmak gerekiyor sanırım.
Gizemle dönüyoruz. Yalnızlıktan bahsediyoruz, sosyal destekten ve gelecek planlarımızdan. Eskisi gibi idealist olmadığını, mutlu bir aile hayatı istediğini söylüyor. Bir yaştan sonra herkesin hayali ne kadar benziyor. Ben anlam sorusunu soruyorum kafamın içinde. Her şeyi kelimelere dökmek kolay değil. Ne söylemek istediğinle ne söylediğin birbirine karışırken bir de karşıdakinin ne anladığının denkleme girmesi kafamı karıştırıyor. Fakat bir şeyleri anlatmadıkça kafamın içi ağırlaşıyor. Masalların sonunda sorulan kırk satır mı kırk katır mı? sorusu gibi... Cezanızı kendiniz seçebilirsiniz.
Metrodan yürüyen merdivenlerde çıkarken bir kestane kokusu geliyor. Gizem'e söylüyorum. Kışın kestane satılıyor bu durakta, kestane de alırız. Şimdi de kokusu geldi ama... Evet diyor. Yaşasın kestaneci abi! Her zaman aldığımın iki katı alıyorum. Kestane mevsimi geldi demek. Kestaneci abi, bir kağıt poşet daha veriyor, çöpünü yere atmayalım diye. Kestane kesesini tarttıktan sonra üzerine fazladan ekliyor, yanık, çürük varsa yeme diyor. Ben de kestanenin bir kısmını Gizem'e veriyorum. Doğum günüymüş.
Kestanenin tadından da kokusundan da vazgeçmiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder