Mahkemeler içinde dönen bir hikaye. Hakime bir şeyler anlatmak için çabalayan insanlar. Vicdanını dinlememek için konuşmak...
Her karakterin kendi içinde debelendiği bir sıkıntı var ama hiçbiri öne çıkmıyor. Dokunuyor, çok derine dokunuyor, ama göze batıp ağlatmıyor.
Yavaş bir film, müziksiz.
Belki belli belirsiz de olsa bir sözün, ufacık bir baş sallamanın, bir bakışın, bir umursayışın ya da aldırmayışın önleyebileceği bir ayrılık...
Ve yalanın insanların yüzlerine dağıttığı telaş ve huzursuzluk artık daha tanıdık.
Kaybedecek hiçbir şeyim yok diye sık sık tekrar eden Hojjat'ın kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için yalan söylemesine en çok ihtimal verirken, tam da bu yüzden, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığından, doğruyu söylediğini farkediş.
Film bizi içimizi kemirecek bir soruyla başbaşka bırakıyor, bir karar verene kadar bekliyoruz adeta o mahkeme salonunda. Fakat nasıl ki siyah ya da beyaz değilsek, grinin tonlarında salınıp duruyorsak; bu filmde de yüklenebileceği bir suçlu, bir kötü bulamıyor insan, farklı olaylar karşısındaki çaresizliklerinin aynılığında çırpınıp duran bu insanlardan. Belki de bu yüzden Termeh'in annesini mi babasını mı seçtiğini hiç bilemiyoruz. Ve bu yüzden bu film sanki hiç bitmiyor.
Ekşisözlük'te filmle ilgili girilmiş entryleri okurken rastladığım hoş bir ayrıntı:
"nader babasının artık konuşamadığını söylerken, simin buna karşılık olarak zaten önceden de çok konuşmadığını söyleyerek ona çıkışır. nader ise babasının en azından 1-2 kelime konuştuğunu ve bunun kendisini mutlu ettiğini söyler. o 1-2 kelimenin 2'si de simin'dir. "
by ending credits
Ve bittabi, üç kuruşluk Farsçamla anladığım kelimeler, kısa cümleler sonrası duyulan mutluluk! :)

2 yorum:
İzleyeceğim. Gene bulurum ben bu yazıyı.
hadi bakalım. bul ve yorumlarını paylaş benimle :)
Yorum Gönder